Konu : Cyrano!
Yüzyıl önce tarihler, 1900’ü dönerken, Fransa’nın en meşhur adamı
Cyrano de
Bergerac’ın yazarı, Edmond Rostand idi. Aynı yıllarda Fransa’da Dreyfus davası
sürüyordu. Ama edebiyatçılar, gazeteler, halk, Rostand’ı konuşuyor. Yediği,
içtiği, giyindiği, söylediği herşey halkın
ağzında. Cyrano de Bergerac yeni
sahnelenmişti. Dünya edebiyatı sanki romantizmi yeni keşfediyordu, bu denli naif
ve bu denli kutsal imgeler, kılıç, şiir, aşkı bu denli sarhoş edici şekilde
hiçbir yazar biraraya getirememişti.
Oyun hızla başka dillere çevrildi. Uzak
ülkelere kumpanyalar. Hatta İstanbul’a dahi geldi, ancak, oyunun kahramanının
uzun burnu, Abdülhamit’in burnunu andırıyordu, izin verilmedi!
Cyrano, Don
Kişot, Hamlet, Raskolnikov gibi dünya edebiyat tarihinin
“hazret”lerinden. Aşk mektubunun üstündeki gözyaşlarını, seni yazmak ne zor
Cyrano! Aldığın yaraları taşıyor hâlâ yazarlar. Nükte, alay, şiir, kılıç,
düello,
yoksulluk, gurur ve aşk. Bunlar için, bütün coğrafyalarda paranın,
şöhretin saltanatına karşı hâlâ senin tiradların okunuyor Cyrano: “İstemem eksik
olsun!”
Onbinlerce kez sahnelendi. Ancak, Fransız
halkının bu oyuna düşkünlüğü çok
zaman sonra alaya dahi alındı. Nerdeyse bizim “Malkoçoğlu” filmlerine döndü.
Her eserin konusunu, halk, Tanrı, insanlar, eşyalar, vs. oluşturur. Cyrano’nun
konusu ise: “Edebiyat”tır. Eser, edebiyatın ne olduğunu ve temel kavramlarını
işler. Son sahnede, sevgilisi Roxana’nın, manastır bahçesinde akşam vakti
işlediği gergefin üstüne düşen yapraklar, bu oyunda
“azrail” rolünü oynar. Bu
oyunda, çapkınlık, sevişme, buluşma hiç yoktur, hepsinin rolünü “yapraklar”
üstlenir.
Genç edebiyatçı için Cyrano’yu okumak askerlik hizmetidir. İşgal
kuvvetlerine
(medya yazarlarına) karşı savaşmak için edebiyatın haleti ruhiyesini, doğuş
sebeplerini, varlık sebebini en iyi anlatan bu naif, romantik şaheserdir!
Yapraklara hayranlığımızla eğlenmeyin. Onların bir sonbahar
günü, rüzgarla
hayranlık verici son uçuşlarında nefes kesici akrobasileri hüznümüzü kırbaçlar.
Duygu ve hayallerimizi, insanlığın bayrağı yapan yaprakların bu son
süzülüşleridir. Ağacından firar eden, kendini ateşe, bilinmeyene atıveren
yaprakların havadaki “s” kıvrımları sevgilinin dudak çizgileridir. Rüzgarın
nereye savuracağını bilmeden korkusuzca boşlukta raksedişleri edebiyat’ın
cennetidir! İnsanlar, mal, para, mülk sahibi olmayı ister.
Edebiyatçının mülkü
sadece bu yapraklar! Bir imge olarak edebiyatın hazineden sorumlu bakanıdırlar.
Rüzgarda kendini boşluğa umarsızca bırakışı ruhun en güzel en isyankar süsüdür!
Cyrano’yu eşsiz bir klasik
yapan, hâlâ insanoğlunun ruhunu kamçılamasının
sebebi: “güzel sözler”dir. Cyrano için güzel söz: “hayatın anlamı, hayatın
tadı.” Zeki ve ince ruhlu insanların büyüleyici sözlerinden güzel ne vardır
dünyamızda. Güzel bir söz, çoktan hayatımız için lüks oluverdi. Oysa mutlu hayat
dediğimiz şey, bizi övmüş, okşamış, şımartmış güzel sözleri topladığımız gizli
sandıkların ta kendisidir. Güzel sözlerle okşanmamış bir kadın, canlı bir
cenazedir!
Kanımızın sıcaklığı, sinirlerimizin titreşimi sabah akşam bir güzel söze muhtaç!
Güzler sözler neden aşırı duygusallığın konusu oluverdi. Modern topluma
nefretimiz, sert eleştirimiz bu, bir güzel söz sahibini
artık melankolilikle
suçluyor, aşırı incelik, başka, ilginç, tuhaf bir yere doğru uzaklaştırıyoruz.
Estetik ameliyatlar, ölümcül diyetlerle, topluca bedenlerine işkence eden
kitleler, bir güzel söz öğrenmek ve söylemeyi neden hiç dert
edinmiyor.
Bedenimize nitelik katan bir güzel sözdür. Belki de çağımızın depresyonları,
psikiyatristlere koşturmaları bir güzel söz eksikliğinden.
Birden aklıma geliverdi işte, divandan: “Bahçeler bezendi, çimenler
süslendi.
Sevgiliden geliyorum haberini, benden önce bu bahçeye kim getirdi!”...
Bir zamanlar insanlar canlarını güzel sözlerle korur, bedenlerini kötülüklerden
güzel sözlerle kurtarırdı. Zerafet, sanat, nezaket
ancak güzel sözlerle
mümkündü. Bir zamanlar neden insanlar ölümsüzlüğü güzel sözlerde ve onların ince
hikmetlerinde, okşayışlarında aradı! Kalbimizi saran bir güzel söz, göğsümüzün
üstüne bastırdığımız sevgiliden bir küçük
pusuladır. Velhasıl bu amansız gerilla
savaşında tek nevalemiz ve silahımız sadece çürümüş yapraklar! Allah
kimsecikleri kurumuş yapraklardan, bahçelerden, uzun yürüyüşlerden, güzel
sözlerden eksik bırakmasın. Hayatımız için çok
sert tedbirler alın, birkaç güzel
sözü kalbinize bastırın!
Roxana, oyunun kadın kahramanı, iki sevgilisine rağmen ömrünce bir erkeğe
dokunmadı, ölen sevgilinin aşk mektubunu yaşlanıncaya kadar kalbinin üstünde
sakladı.
Güzel sözlere düşkünlüğüyle zerafet ve nezaketin timsali, bu güzel
sözleri derin bir sır, dünyanın en büyük hazineleri gibi “taşıyışıyla” Fransız
edebiyatının, romantizmin baş kahramanı oldu! Genç edebiyatçıların ne zaman
ruhu
çalkalansa, sokaktaki bütün kadınları Roxana gibi görür. Roxana, saf, temiz,
pırıl pırıl bir aşk ve yüce fedakarlık! Genç yazar, genç şair, duy sesimi,
sokaklarında kelime güzelliklerini kahramanlaştıracak tek bir Roxana
kalmadı!
Roxana’ya aşık iki erkek, biri Christian, diğeri gizlenmiş sevgilisi: Cyrano!
Christian çok yakışıklı, Cyrano çok çirkin. Cyrano aşkına ebediyyen karşılık
alamayacağını bilir. Christian’a yalvarır:
“Sen bana güzellik ol / Ben sana ruh
olayım!”...
Güzel yazılar, güzel sözler toplumun ruhudur! Göklerden bir güzel söz için
ayrıldık. Tanrı’nın yanından, birbirimizi okşamak, iltifat, şımartmak için
uzaklaştık! Yazarların geceleri gidip gidip ziyaret ettiği bir kavmi var. Kara
toprakla sevişen. Kara saçlarını tarayıp uzun selvilere dayanan. Çekingen,
utangaç, gizli, gecelerin ülkesi. Ağır yükler taşır gibi kararan havayla inliyor
gibi. Et
deri kalmamış, üzüntü, sıkıntıdan kararmış akşamlar. Sözün kabarık
coşkusu olmasa, bu sert, bu demir paslı keskin perdesi akşamların. Akşamlara
yarı sarhoş koşan kimlerdir? Tam vazgeçerken bu dünyadan bizi alıkoyan kimin
dudaklarından dökülen sözlerdir.
Hayatı, ruhumuzu güzelleştiren, ey güzel sözler! Sizleri kimler yazdı! Ne çok
yazdı! İnsana hoşça vakit geçirtmek, şeytanları, boğucu sıkıntıyı taşlamak, bu
hüzün tadlandırıcısı, bu duygu
lezzeti, bu hayal gücü kimlerin? Durduk yerde
büyük bir sevinç yaşamak için, durduk yerde zevkten deliye dönmek.. Kaç insan
içimizde sandıklarında saklıyor bu sözleri. Ruhumuzu büyük ve eşsiz yüce bir
manzaraya çeviren bu
sözlerle içimizde kaç kişi gece gündüz yatıp yatıp
kalkıyor. Aşksız geçen tek bir akşamı nasıl kaldırır bu kalabalıklar!
Cyrano, eşşiz, meşhur uzun burnuyla bir çirkinlik abidesi! Aşağılık
komplekslerinin en fecisi. Dalga,
daşşak geçenlerin efsanesi! Halkın alayları
motor gibi makine gibi ara vermeksizin dalgasını geçer. En sağlam ruhları bile
paramparça eden bir halk faşizmi. Yalnızlığa itilir. Başına her an kakılan bu
bedeni kusur, hayatı için her saniye
ona hatırlatılan ne büyük bir tehlike.
Osmanlı orduları başkomutanı Enver Paşa’nın boyu fazla kısaydı. Atatürk’ün boyu
kısa, sesi inceydi. Bir yığın aşağılık, alçak ve namussuzla her an uğraşmak
zorunda! Burnunu,
iğneleyici, zehirli sözleri ve kılıcıyla ölünceye dek korur!
Çirkinliğini, kılıcı, şiiriyle maskelemek ister. Cyrano, basit, mıymıntı, şöhret
düşkünü, burjuva özentisi insanları hiç sevmez. Onunla başedecek güçte şair yok.
Şairliğiyle soylu
değerler ifade eder, çirkinliğini unutturup, saf, temiz, yüce
bir erdemle özdeşleşmek ister. Ama bu büyük kargaşa, çelişki, çözülemeyecek bir
büyük trajedi, çünkü ne denli yüce sözler söylese, burnu her zaman o güzel
sözlerine çelme
takıp yine alay konusu oluyor. Gülünç, iğrenç, korkunç bir burun
sahibinin soylu duyguları dile getirmesi, o burnu kendine bağışlayan Tanrı’ya
karşı bir isyan, zaten Allah’a inanmaz. Burnunu gözlerden hiç saklayamaz.
Gizlenemez bu çirkinlik, Cyrano’yu korkusuz ve çok amansız bir şövalye yapar.
Sözleriyle başka bir bedene girmek zorunda. Durmaksızın soylu sözlerle pis,
çirkin, basit insanlarla dolu bu hayata karşı koymak zorunda. Bu
korkunç burun
Cyrano’yu çıldırtmıştır, bu bedensi cinneti, büyük bir zekanın ürünü, incelmiş
söz oyunlarıyla aşmayı dener!
Cyrano’nun kendi burnuyla dalgasını geçtiği tiradlar inanılmazdır, çirkinliğini
korkusuzca tasvir ederken bulduğu söz oyunları, edebiyat tarihi için eşşizdir:
“Yaptırın ona bir küçük şemsiye / Yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!”..
“Ey burun, bütün cihanda / Seni nezle edecek güçte tek
rüzgar bulunmaz!”.. Yine
kendine şöyle seslenir: “Mösyö kibarsınız muhakkak / yoksa imkanı var mı cumba
sahibi olmak !”..
Çok şiddetli, acı verici, ruh azaplarından doğmuş bu cümleleri, dalgasını
geçenlerin yüzüne karşı, meydan okuyarak söyler ve son cümlesi: “Ancak, bana
böyle şakalar yapamazsınız / Çünkü karşınıza çıkar / Bergerac’ın kılıcı!!”..
Edebiyat, yüce olanla bayağı olanın
çatışmasından doğar! Ancak, yüce sözler
söyleyen ağzının bir santim üstündedir o bayağılık abidesi çirkin burun!
Kendisine yaptığı bu ağır şakaları zevkle okuması, gücüne güç katar. Cyrano zeki
lafları, zarif buluşlarıyla dalga geçenleri
denetim altına alır, susturur. Sanki
çirkin burnu onu, soylu duygularla büyük bir başkaldırıya hazırlar. Basit,
budala insanlara karşı bir isyan düzenler. Kendisini çıldırtan çirkinlik,
burjuvalara karşı savaşının bayrağı olur. Ya da iç rahatlığını
bulabilmek için,
herkesten önce itiraf, teşhir edebilmeli bir insan çirkinliğini. Haysiyet sahibi
insanlar, çirkinliklerini görmeden, başkalarına ateş açamaz. Ve sanki, gözünün
önünden bir an gitmeyen bu çirkinlik, onu sürekli, güzel, soylu,
zeki sözler
söylemede talim sahibi, uğraş sahibi, kendini aşmak zorunda bırakır. Çirkin
burnu, onu şiddetli bir radikal yapar. Yani, en ulaşılmaz yere, bu burunla hiç
girilemeyecek yere, romantizmin kalesine tırmanır. Edebiyatın gizli
anahtarını
saklandığı yerden bulup çıkartmıştır: “Gurur!” Çirkin burnu, Cyrano’yu
başkasından, halktan dışarı koyar, tek başına bırakır, orijinal bir yalnızlık,
burnuyla yalnızlığa itilmek istenir. Kalabalık içinde onurlu
insanlar gibi
yaşamak bir yana, kalabalıklara “onur” dersi verir, herkesle durmaksızın
savaşmak zorunda kalır. Bir bayağı komiklikten, inanılmaz bir tragedya yaratmak
zorunda. Zaaf, edebiyatçıyı coşturmakla, zaaf
edebiyatçıyı azdırmakla kalmaz,
zaaf, yüce erdemin en kuvvetli ilacı olur ve basit ve zavallı kitleleri
kılıcıyla yararak en imkansız tepeye tırmanır: Edebiyat tarihinin en romantik
kahramanı, bayrağı, insanların en çirkini Cyrano
olur!
Kılıç ve üstün söz yeteneğiyle korkunç çirkin burnunu aşan Cyrano, bu zalim
burunla yalnız sevdiği kız karşısında utanır! Canıyla, bedeniyle sevgilinin
önüne çıkamamak. Şerefi için meydan meydan dövüşen Cyrano,
aşkı sözkonusu olunca
bir korkak gibi davranır. Çirkin burnu yüzünden yüz kızartıcı bir suç işlemiş
gibi saklar kendini. Bu radikal romantik, aşktan darbe üstüne darbe yer ve
ebediyyen sözlerinin arkasına gizlenmeye karar verir. Bu
soylu fedakarlığı bir
hayalperestlik değil, edebiyatın amacıdır bu gizlenmek. Cyrano’nun kalbinde
bitmeyen bir düzensizlik kolgezer. Çıkıp dobra dobra konuşamamak, hayatın en
katı gerçeği. Ne söz, ne şeref, ne kılıcı bu utancı
örtemez. Ama inadla aşkının
üstüne gider, aşk savaşından bir saniye kaytarmaz, gizlendiği yerden ömür boyu
mektuplar yazar.
Sevdiği kız Roxana kuzenidir, çocukluğundan beri tanışırlar. Roxana, Cyrano’yı
ağbi
bilir. Birgün Cyrano’dan, kendisini Christian denen yakışıklı çocukla
tanıştırması için yardım ister. Sevgilinin ricası, emirlerin emridir. Başka bir
çocuğu bulup elinizle teslim edeceksiniz, dayanılmaz çatışmalarla doludur
Cyrano’nun ruhu!
Cyrano, yine, burjuvalara, şiiri ve kılıcıyla meydan okuduğu birgün, Christian
sürekli onun burnuyla dalgasını geçer. Bu inanılmaz bir meydan okumadır
Cyrano’ya. Cyrano hangi cümleyi
kursa, Christian karşısına geçip “burnun mu?”
der, defalarca. Etrafındakiler Cyrano’nun çocuğu asla affetmeyeceğini,
doğrayacağını düşünür. Cyrano hayatında ilk kez kendine yapılan alaylara
katlanır. Düz
yakışıklı Christian’la başbaşa kalır ve Roxana’nın ona ilgisinden
söz eder. Arkadaş olurlar!
Ancak, Christian çok tutuktur, konuşmasını bilmez, aşk sözcükleri bulamaz.
Roxana karşısında rezil olacağını
düşünür. Cyrano devreye girer, aşk
mektuplarını kendisinin yazacağını söyler. Edebiyat, başkasının mektubunu
yazmaktır. Christian’ın da çok sert bir karakteri vardır, Roxana, beni olduğum
gibi kabul etsin diye diretir.
Başkalarının yardımı, sözüyle sevilmesini asla
kabullenmez. Ve Roxana’nın karşısına olduğu gibi çıkmaya karar verir, büyük bir
hüsran yaşar.
Çünkü Roxana’ya sadece “seni seviyorum”
diyebilir, Roxana ısrar eder: “hadi”,
“devam edin lütfen, büyüleyici, sarhoş edici sözlerinizi bekliyorum” der.
Christian kekeler, tıkanır, söz bulamaz, yeniden ağzından sadece “seni
seviyorum”
der. Christian’ın bir cümle dahi kuramadığını gören Roxana’nın
hayalleri yıkılır, aşkı biter. Sevdiği adamın bir boka yaramadığını düşünür. Bu
dünya güzeli yakışıklı çocuğu hiç umursamaz, “ruhu da güzel
olmalıydı” diye inad
eder. “Benim tanıdığım Christian soylu, yüce, güzel sözler söyleyebilmeli” der!
Christian, aşkını kaybedeceğini anlayınca Cyrano’nun tavsiyesine istemeden uyar,
bir gece,
Roxana’nın penceresinin ardında, karanlık içine saklanarak, Cyrano’nun
kendi ses tonunu taklit edip Roxana’yı mest etmesine izin vermek istemez, ama,
itiş kakış içinde Cyrano, Christian’ı itip kendi rolünü
oynar ve Roxana yeniden
Christian’a aşık olur...
Christian mağduriyetini kabullenmez. “Beni olduğum gibi sevsin” diye diretir.
Yazar, bu romantik idealist tabloda, Christian’ın şahsında insan
asaletini çok
sağlam resmeder. Çünkü Christian için mağduriyeti kabullenmek tüyler ürpertici
bir aşağılanmadır. Bu yüzden asla Cyrano’nun suflörlüğünü kabullenmez. Modern
toplum bize şöyle seslenir, mağduriyetini
kabullenip, kendinizi acındırın, asla
itibar talebinde bulunmayın, isteklerinizi ancak bu şekilde müzakere edebiliriz.
Değil gurur, soğukkanlı görünmeniz dahi cezalandırılır. Modern toplum bütün
insan yavrularına aynı yıkıcı merhameti
gösterir, kendinizi acındırın, ağlayın,
zırlayın ki, yardım edelim, der. Çünkü, gururu yıkarsanız öfkeyi de yıkarsınız.
Öfke yıkılırsa “kutsal”ı da bertaraf edersiniz. Yani, beş kuruşluk yardım için
insan ortadan kaldırılır. Şefkat
talep eden, merhamet dilenen bir köpekler
sürüsüne döneriz, soylu aşklar artık bizim neyimize!
Christian asla yardım talebinde bulunmaz. İnanılmaz bir sertlikte bir adalet
duygusuyla Cyrano’nun karşısına çıkar,
“hayır o aslında seni seviyor” diye
diretir. Küçücük duygular üzerine düşünün. Küçük korkular, küçücük kuşkular,
küçücük telaşlar. Düşünemediğimiz kadar çokturlar ve günboyu yiyip bitirirler
bedenimizi. Bize küçük
dehşeler hazırlar ve en derindeki “egomuzu”
parçalayıverirler. Çünkü, en derindeki sütun, “adalet” duygusudur. Modern toplum
bize, yakın, yıkın, menfaatiniz için küçük hileler, yalancılıklar,
sahtekarlıklar
yapın diye diretir, sebebi, en derindeki “adalet” duygumuzun
yıkılıp, onların vahşi iktidarlarını kabullenmemizi sağlarlar. Bir insan ele
geçiremeyecek, sahip olamayacak pahasına “adil” davranmalı. Bu yüzden
Christian’ın ıstırabından derin zevkler alırız. Christian gibi çok yakışıklı bir
gencin birkaç güzel söz beceremiyor diye, “mağdur” düşürülmesi de oyunun
inceliğidir, ancak, Christian’ın bu mağduriyeti asla
kabullenmeyişiyle, yüksek,
asil bir sevgili olarak gözümüzde büyür. Cyrano’yu artık çok daha güç bir vicdan
hesaplaşması beklemektedir...
Christian’la Cyrano arasında “hayır o aslında seni
seviyor” kavgası ve çekişmesi
başlar. Christian savaşta ölene kadar, iki aşık birbirine “hayır o aslında seni
seviyor”u ispatlamak peşindedir. Cyrano, Christian savaşta son nefesini verirken
ona Roxana’nın
aslında kendisini sevdiğini inandırmaya çalışır. Christian bu
şüpheyi çözemeden ölür. Son nefesinde dahi Roxana’ya soru üstüne soru sorar,
soruların hepsi, güzellik, çirkinlik üzerinedir... Christian son nefesinde
Roxana’ya: “Roxana! Korkunç çirkin bir adam olsam yine beni sever misin?” der.
Roxana: “Evet” der... Ve biraz sonra Cyrano’ya: “Herşeyi denedim, onun gerçek
sevdiği
sensin” deyip, ölür!
Gerçek sevgili kim? Yüzü güzel olan mı, ruhu güzel olan mı? Tanrı’nın bu acıklı
trajik eşitsizliğine edebiyat bir adalet mekanizması olarak devreye girer bütün
kıtalarda! Bütün coğrafyalarda
tarihin ilk gününden beri bitmeyen bir meydan
savaşı verir edebiyat. Çirkinliğinden endişe duyan çaresiz her sevgiliyi yakıcı
sözleriyle silahlandırır.
Edebiyatın en büyük savaşıdır bu. Tabiatın kendisine karşı girişilmiş amansız
bir boğuşmadır. Tabiata karşı, tabiatın sert, acı, katı gerçekliğine karşı
“sembolizm”i keşfeder. Çünkü sembolizm, bütün eşyanın rengini, fiziki
görüntüsünü değiştirir. Tabiatın bütün tasavvurlarına iç dünyamızın rengini
verir. Sembolizm, katı, çıplak, acımasız gerçeğe karşı, edebiyatın verdiği isyan
hareketidir! Bütün eşyaları, evleri, davranışları, tabiatı, Tanrı’yı, akla
gelebilecek herşeyi silbaştan gözden geçirir, edebiyat. İnsanoğlu’nun
tabiata
karşı en büyük ayaklanmasıdır sembolizm! Fiziki gerçekliği “linç” girişimi!
Kabarmış sözlerle, taşkın, kırılgan bir duygu imparatorluğu kurar ve abartılı
şarkılarıyla hepimizi içine alır.
Christian,
İspanyollara karşı savaşa katıldığı günden beri Cyrano onun adına
günaşırı ondan izinsiz Roxana’ya mektuplar yazar. Roxana, mektupların duygusal
süslerine, derinliğine dayanamaz ve tası tarağı toplayıp kadın haliyle düşman
cephesi içine dalıp, Fransız askerlerinin yanına gelir. Askerler, bir kadının
nasıl deli bir cesaretle düşman cephesini aştığına şaşırır. Roxana’ya işte bunu
sorarlar. Roxana, bu gücü, Christian’ın yazdığı mektuplardan
aldığını söyler.
Mektupların duygusal gücü Roxana’ya bir kahraman kuvveti, korkusuzluğu verir.
Hiçbir zorlama, dayatma olmadan, incecik ve zarif bir kadını savaşa sürükleyecek
denli coşkun bu mektuplar edebiyatındır. Askerler,
sert görünümlü cephe içinde,
topların, silahların yanıbaşında zarif, nazik bir kadın görünce şaşırır.
Roxana’nın dantelasından çok duygulanırlar. Elişi, süslü, kadın işi bu dantelayı
askerler fazlasıyla abartır, dantela bir nevi savaşın
amacı olur ve dantelayı
flamalarına bayrak diye takarlar. Güzel söz, kadın zerafeti, dantela,
korkusuzluk ve aşk cesareti, Fransız milli estetiği olur! Roxana’nın dantelası,
cephedeki rütbeleri, üniformaları aşıp, savaşa ince bir ruh
katar. Romantizm
burada had safhadadır. Yazar, kadın dantelasına dahi militarist bir anlam katar,
dantela, savaş aygıtının bir parçası olur, çünkü, vatan için ölmekle, aşk için
ölmek duyguları 19.yüzyılı sarhoş eden
“romantizm”in iki büyük ayağıdır. Vatan
sevgisi, bir kadına aşk, içiçedir, işte bütün coğrafyalarda milli bağımsızlık
savaşlarını coşturan “milli romantizm” budur!
İşte bu sahneler 1900’lü
yıllarda Paris’in kibar kalabalıklarında duygusal
infilaklara sebep oldu. Kibirli insanlar, yoksul insanlar bu duygusal
patlamalarla Cyrano’nun aşkını kahramanlaştırdıkça, vatanseverlik de büyüdü.
Ruhu soylulaştıran bu aşk
hikayesiyle edebiyat, büyük kitleler içine girerek
tarihinin en büyük kariyerini yaptı. (Türk milli edebiyatında “aşk” ayağı çok
eksiktir, kadın yerine, fedakar ana, bacı kahramanlar kullanılmıştır!)
Roxana, gururla,
Christian’ın yazdığını sandığı mektupları gösterir: “Bakın
üstünde Christian’ın gözyaşları var!”.. Gözyaşları aslında Cyrano’nundur. Cyrano
ayrıca, Christian adına son bir veda, aşk mektubu yazmıştır.
Roxana,
Christian’ın kalbi üzerindeki kanlı mektubu ebediyyen kalbi üstünde taşır.
Üstünde Cyrano’nun gözyaşı, Christian’ın kanı bulunan mektup, bir muska, bir
büyü gibi, Roxana’nın kalp ağrısını
ebediyyen dindirmeye çalışacaktır!
Oyunun son perdesi, onbeş yıl sonra bir manastır bahçesinde geçer. Cyrano onbeş
yıl boyunca, kalbinde sakladığı aşkı Roxana’ya hiç söylemez. Roxana,
Christian’ın
yazdığını sandığı kanlı mektubu onbeş yıl aralıksız göğsü üstünde
taşır. Cyrano, her cumartesi iki eli kanda olsa Roxana’yı düzenli ziyaret eder.
Cyrano, burjuvaları eleştiren, budalaları affetmeyen, zehirli iğneleriyle
herkesi sokmaktan yorulmayan yaşlı bir gazetecidir. Herkes çekinir, korkar
Cyrano’dan. Kılıcının karşısına kimse çıkamaz, ama ölmesi için dua edilir. Bu
acımasız, eleştirileriyle Cyrano, yoksulluğa, yalnızlığa itilir, bir tavan
arasında sefil bir hayata gömülür. Söylediği sözlerin onuru için kimseden yardım
aklının ucuna bile gelmez. Açlıktan ölür, nükteli, iğneli sözlerinden vazgeçmez.
Roxana’yı ziyaret edeceği bir cumartesi günü,
manastıra ilk defa geç gelir,
çünkü, karşısına kılıcıyla çıkamayan rakipleri bir suikast düzenler, Cyrano’nun
kafasına kalas düşürürler. Cyrano yaralıdır. Ölmek üzeredir. Roxana ölmekte
olduğunu bilmez.
Son
sahne. Manastırın bahçesi. Bir sonbahar günü. Roxana yine gergef işlemekte.
Akşam olmakta. Yapraklar, Roxana’nın gergefi üzerine düşmekte!
Bu son sahne, edebiyatın yerkürede düzenlediği en güçlü, en duygulu
çatışmalarla
doludur, ağlamamak, hüngür hüngür hıçkırmamak mümkün değildir. Bu son sahnede
her replik, her cümle, kanlı bir mermi gibidir, üstelik akşamdır, üstelik bir
sonbahar günüdür.
Cyrano, gergefin üzerine
düşen sonbahar yaprağını görür ve sahne başlar, ilk
cümlesi: “yapraklar”...
Yine mi o yapraklar.. Yaprakların onbeş yıldır Roxana’nın gergefinin üzerine
düşmesi Cyrano’yu delirtmektedir, bütün
oyun. Cyrano’nun bütün duygusal
atmosferi bu tek cümlede özetlenir: “Yapraklar”...
Yapraklar, yapraklar, yapraklar! Bu eşsiz, manyak romantiği bir ömür boyu
kudurtmuş ve tedavi etmiştir. Şimdi, aynı
yapraklar, kalbine yine mermi gibi
girmekte. Oyun kaçyüz bin kez sahneye konursa konsun, Cyrano’nun “yapraklar”
deyişiyle salon patlaya patlaya hıçkırıklara gömülür. Oyunun en güçlü repliği
tek kelimedir:
“Yapraklar!”... “Yapraklar” deyişiyle, Cyrano kendini kaybeder.
Bundan sonrası artık tufandır. Sevgilinin ağzından çıkacak her söz patlamaya
hazır mayın gibidir...
Gergefin üzerine düşen her
yaprak Cyrano’nun nefesini darlaştırır, boğar,
ölümünü hazırlar! Roxana, binlerce kez çıkartıp okuduğu kalbinin üstünde gözyaşı
ve kan lekeli Christian’ın mektubunu bir kez daha okumak ister. Mektubu bu kez
ilk defa
okumak için Cyrano ister. Cyrano yaralı ve cançekişmekte. Hava mektubu
okuyamayacak kadar kararmıştır. Ancak, mektup, satırı satırına Cyrano’nun
ezberindedir.
Cyrano akşam karanlığında mektubu okur ve
Roxana karanlıkta nasıl okuduğuna
şaşırır, bağırarak yerinden kalkar: “Bu mektupları yazan sendin...”
Cyrano son nefesinde yakayı ele vermiştir.
Roxana hayıflanarak, bunca yıl neden söylemedin
diyerek delilenir ve mektubun
üstündeki gözyaşlarını gösterir: “Bu gözyaşları senin... Benim gerçek sevdiğim
sendin!”...
Cyrano, eliyle mektubun üstündeki kanı göstererek: “Ama, kan, onun
kanı!”...
Bu aşk kimin? Gözyaşını döken mi, kan dökenin mi? Edebiyat, namus, şeref, derin
bir bilgelikle bu büyük soruyu ortaya atarak Cyrano’yu yere düşürür. Yaraların
ve soruların en büyüğüdür bu.
Gözyaşı döken benim mi bu aşk, kan döken sizin mi?
Bu toprak, bu sevgili kimin?
Ülkenizi soyuyorlar, halkınızı öldürüyorlar, bu kanın sahibi kimse aşkına sahip
çıksın! Çünkü Cyrano, aşkı Roxana’yı, onun için kan
döken Christian’a ebediyyen
teslim etmiş, Roxana’ya dokunmamıştır! Kanı dökene, ömür boyu, derin bir saygı
duymuş ve ebediyyen susmuştur. Hiçbir güzel sözün, hiçbir soylu duygunun,
Christian’ın döktüğü
kan kadar kutsal olamayacağını bilir. Bu büyük romantiğin
gözyaşları, güzel sözleri ve soyluluğu artık hiç işe yaramaz! Çünkü kan, “onun
kanı!”
Bu kan sizin kanınız, edebiyat sadece, yapraklar ve
gözyaşlarıyla dolu bir
çağrıdır! Edebiyatın, edebiyatçının “haysiyeti” budur!
Cyrano sendeleyerek ayağa kalkar, son nefesini vermekte. Arkadaşı, ölmekte
olduğunu anlar ve ona: “Ay ışığı seni götürmeye
geldi” der. Bu çılgın romantiği
bu dünyadan ay ışığından başka kim götürebilir. Cyrano “mehtaba” döner. Elinde
kılıcı, yanında sevgilisi ve karanlık ormanların üstünde mehtap!
Ay ışığına döner..
Tanrı’ya kılıcını gösterip: “Bu (kılıç) benim!” der. Bu
kılıcı, şerefiyle taşıdığını... artık ölmekte olanın kendisi değil, Tanrı’ya
armağan edeceği, işte bu boyun eğmemiş, bükülmemiş “kılıçtır”...
Lekesiz,
tertemiz, gururunun abidesi, kılıcı!.. Tanrı’ya, mehtaba, ay ışığına, kılıcını
uzatır!
Roxana, ölmekte olan Cyrano’yu yerde, başından sarar, Cyrano’nun ağzından
Roxana’ya karşı, son
cümlesi dökülür: “gururum!”.. Perde, oyun biter...
Roxana’ya aşkım demez, sevgilim demez, ona, “gururum” der...
Tanrı’nın cezası o korkunç çirkin burnu aşabilmek ve
burjuvaların alaylarına
karşı koyabilmek için, bu kadar yüksek, bu kadar soylu ve erişilmez bu gurura
ihtiyacı vardı!
Aşkı için değil, gururu için yaşadı!
Hayatın anlamı, hayatın tadı, hayatın gayesi, bu zehirli
iğneleyici sözler, bu
ölümüne düellolar, bu sefilliği pahasına vazgeçmeyişi, bu başkaldırısı, bu
bitmeyen isyanı. İnsan olmanın asaleti, bu “gurur” için!..
Ders bitti. Kalk ve doğrul, genç yazar! Dışarda ipini
koparmış rüzgar. Cyrano
bir hayalperest miydi? Bırak kendini sokağa. Bırak, hayallerini rüzgarlar oysun.
Yazar yaprakları çok mu abarttı? Bırak kendini yapraklara. Yapraklar kılıç ucu
gibi kalbine dokunsun. Cyrano son sahnede öldü
mü? Öldü mü genç yazar... Peki
neden bu kılıç hala elimizde, bu kılıç şakırtıları hala beynimizde!
LeMan’dan...
üyemiz pelinozkan'a
teşekkürlerimizle
Nihat Genç'e
soru sormak için tıkla
www.nihatgenc.com