 |
Karakutu
|
|
Site içi Arama
|
|
Google Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 29 Üye Adayı ve 2 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
54 Yazı (11 Sayfa, 5 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 ]
|
|
İskender Pala: Çanakkale’de şehit mektupları
|
|
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Bir Şehid Mezadı adlı hazin bir hikayesi
vardır. Kurtuluş
Savaşı’nda şehid olan erlerin eşyalarının nasıl mezada konup
satıldığını, topu topu bir küçücük bavula sığacak kadar olan bu şehid eşyalarını
ailelerine göndermenin masraf ve zahmetini falan anlatır bu hikaye.
Siz Anadolu’daki şu yoksulluğa bakın ki bir şehidin kurşun deliği açılmış bir
kalpağı, altı delinmiş bir potini, eprimiş bir gömleği bile satılacak kadar
değerli, öte yandan ailesi de onun parasına muhtaç olacak
denli fakir. Peki ya
satılmak üzere açılan bavuldan bir şehidin mektupları çıkarsa!..
Bir şehid ki her şeyi mezada çıkarılsa, mektuplarına asla değer biçilemez. Çünkü
o mektuplarda yalnızca kan, et ve kemik kokusu değil,
kocaman hasretlerin derin
aşklarını yüklenmiş bir gönül vardır.
O mektuplar ki kurşunların birbirini vurduğu, güllelerin havada göğüs göğüse
geldiği cehennemî seslere sükunet verir, vatan aşkını hasretle anılan bir isme
bağlayarak cesarete dönüştürür.
Kalbinin üstünde böyle bir mektubu saklayan askerin, ‘vatanı için yapabileceği
hangi fedakarlık’ vardır diye sorulamaz elbette; o hepsini sırayla yapar ve
canını en son verir.
Çanakkale Mahşeri’nden okuyalım:
|
İskender Pala: Servi gölgesinde
|
|
Aşk işinde hem sevgililerin hem de âşıkların dereceleri birbirlerinden
farklıdır. Sevgilinin mayası ne kadar yüksek ve değerli ise âşıkın
himmet ve
gayretinin mayası da o derece asil bir hamurdan olur.
Böylece muhabbet kendi dengi ile ölçülecektir. Sevenler arasındaki ruhanî
münasebetler, ikisi arasında bir âşinalık doğurur. Böylece mizaçları bir
derecede eşit olanlar, ruhlarının şeref ve yüksekliği açısından da birbirlerini
kabule hazırlanırlar, arada bir feyiz ve uzlaşma kendini gösterir, Rahmanî sevgi
başlar.
Nitekim âşıkın bu mertebelere yükselen meyil, alaka ve
cezbesi, içinden dışarıya
vurunca, âşıkın kendini fazla göstermez olur, bir sarmaşık gibi varlığını kaplar
ve hatta ihtiyarını şaşırtır. Artık onda olan varlık, yalnızca sevgiliye ait
olan varlıktır ve âşık bunun sınırının nereden nereye olduğunu
bile unutur. Bu
durumda sevgilinin va’detmesi, sitem veya azletmesi, yaklaştırma veya dostluk
vermesi gibi haller âşık için birdir. Yani sevgilinin lutfu veya kahrı, cemali
ve celali âşık için müsavidir.
|
İskender Pala: Lotus çiçeği
|
|
Bir masumiyetin berrak yüzünde cevelan diyelim adına... Ve henüz
kirletilmemiş bir bilincin katıksız sevincinden bir katre düşsün yüreğimize.
Ormanların derinliklerinden süzülen çıldırtıcı renkler görelim ve dünyanın
eteğinden tütsülenen egzotik sesler işitelim...
Bazen bir rüzgarın uğultusunda kaybolan bülbül şeydalığı, bazen bir akışın
maviliğinde solan
çöl susuzluğu olsun damarlarımızda akan... Bir serap
karşısında çatlamış dudaklardan neşideler ve bir yağmur ormanında güneş yanığı
ayaklardan izler... Merhametin uzak adına diyelim ki umut...
Yıllarca önce duyduğum
bir sözü hatırlamaya çalışıyorum: “Afrika’da her sabah
bir aslan uyanır; en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir.
Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır; en hızlı koşan aslandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir. Afrika’da aslan veya ceylan olmanız değildir önemli
olan; güneş doğarken koşuyor olun yeter.”
Afrikalı siyah adamı tanıdım kendi yurdunda; daha koşacağı miller ve miller var
önünde. Hiç şüphesiz mutlu bir yolculuk da olacak bu. Beyazların yüzyıllardır
bitiremediği zenginliklerden arta kalanları yeniden almak, sahiplenmek,
çoğaltmak ve üretmek için... Üreterek kendisi olabilmek için... Yine de siyah
adamın yıllar boyunca çizik çizik edilmiş yüreğinin tamiri pek zor görünüyor.
Bereket, yüzündeki gülümseme, samimiyet, içtenlik ve parıltı bunu
kolaylaştıracak kadar yaşama sevinciyle dolu.
|
İskender Pala: Aşk derdinin dermanı
|
|
Hekimlerin ilacını bulamadığı, derman olamadığı tek derttir aşk. Hatta onlar
çare bulsalar bile âşık bu ilacı istemez. Bu açıdan
bakıldığında Mecnun, modern
tıbbın bütün tedbirleriyle bile asla tedavi edilemeyecek bir aşk hastasıdır.
Fuzulî'nin aşk derdine tabip istemeyen tavrı da biraz bu yüzdendir. Hani der ya:
Aşk derdiyle
hoşem el çek ilacımdan tabîb
Kılma derman kim helakim zehr-i dermanındadır
Demek olur ki: "Ey tabib! Aşk derdiyle başım hoş benim; yaramdan el çek sen.
Bana derman hazırlama ki senin merhemlerin
benim ölümüm sayılır." Çünkü eğer aşk
yarası iyileşirse sevgiliden uzaklaşmış olacak, belki de onu sonsuza dek
kaybedecektir. Oysa aşk öyle bir şeydir ki acılar içinde lezzet, elem içinde
mutluluk olunca gerçekliğine erilir.
Şair bir yandan aşksız yaşayamayacağını, asıl ölümün aşksız kalmak olduğunu
vurgularken diğer yandan ilaçların genellikle acı (zehir gibi) olduğunu
zikrederek sanat da yapmaktadır.
|
İskender Pala: Arzûlar ve hû’lar
|
|
Lale Devri’nin sonunda, Patrona Halil isyanı sırasında ölen bir şairimiz
vardır; Nedim.
Türk
edebiyatının en şuh şairi olan Nedim, beşerî duygularını bir fevvare gibi
dışa vurmayı sever ve çağına kadar birikip gelen bütün kültür malzemesinin
üstünde bir söz mimarisi örer ki hayran olmamak elde değildir. İşte bir
beyit:
Sînede evvel ne muhrik ârzûlar var idi
Lebde serkeş âhlar, âheste hûlar var idi
Şöyle demektir: “(Ey sevgili!) Önceleri sinemde ne kadar da yakıcı aşk arzuları
var idi. (Öyle ki bu
arzulardan dolayı) dudağımda baş çekmiş ‘âh’lar, âheste
‘hu’lar var idi.”
Anlattığı manzara aşağı yukarı şudur: Sevgilinin özlemiyle kendini kaybederek
bir köşede yığılıp kalmış bir âşık
düşününüz. Bir yandan yana yakıla “ah”
ediyor; öte yandan pes perdede sevgilinin adını tekrarlayarak “Ah o!.. Ah o!..”
diye özlemini dile getirip kıvranıyor. Ahları, ağzından duman olup göklere doğru
çıktığı
için baş çekiyor; “hû (= o, mecazen sevgili) deyip sevgiliyi andığı için
de acziyet içinde baş indiriyor. Yani iki hâl birbirine tam tezat... Birisi
büyüklenme, diğeri tevazu... Sevgili uğruna çekilen acılarda büyüklenme; sevgili
adını
anarken (onun karşısında) kendini hiçe sayma, tevazu...
|
54 Yazı (11 Sayfa, 5 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 ]
|
|
|  |
Reklam
|
|
Karakutu Galeri
|
|
Kategori ve Yazarlar
|
|
|