 |
Karakutu
|
|
Site içi Arama
|
|
Google Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 120 Üye Adayı ve 7 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Karakutu Forum Son Başlıklar
|
|
Üyelerimiz
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
Can Dündar: Mahur
|
|
Taksim'de Cafe Pandrossa'da buluşmuş üçü: Attilâ İlhan, Ahmet Kaya ve Gülten
Kaya...
Pandrossa, Şair'in vazgeçilmez mekânı o
sıralar...
Ahmet Kaya'nın, -İlhan'ın deyimiyle "o deli kara çocuk"un- elinde bir kaset...
Kasette yeni bir şarkı:
"Mahur..."
Yine Şair'e haber vermeden bestelemiş şiirini...
"Böyle bir Sevmek"te, "Yangın
Gecesi"nde "Cinayet Saati"nde, "Jilet Yiyen
Kız"da yaptığı gibi...
Sonra da eşi Gülten'e ricacı olmuş yine:
"Attila Bey seni benden daha çok seviyor. Dolayısıyla Usta'ya şarkının haberini
vermek yine sana
düşüyor".
Gülten çevirmiş telefonu... Ertesi güne randevulaşmışlar.
Şiir, bir tablo gibi önlerinde duruyor:
"şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjgan'la ben
ağlaşırız
gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
o mahur beste çalar müjgan'la ben ağlaşırız".
|
Can Dündar: Babam ve Oğlum: Deniz'e ağıt
|
|
Filler, ecel yaklaştığında akıl almaz bir içgüdüyle mezarlığa yürür ve orada,
atalarının kemikleri arasında, kaçınılmaz sonu
beklermiş.
Çağan Irmak'ın can yakıcı filmi "Babam ve Oğlum", ölümünün kokusunu alan
bir eski devrimcinin, filler gibi ata toprağına son yürüyüşünü konu alıyor.
Bu hazin final, filmde birkaç saniye görünen bir
jandarma eri ile anlatılan
darbenin eseri...
Bir eylül sabahı hepimizi sokak ortasında kimsesiz bırakan o hoyrat darbenin
açtığı yaraları ciğerinde taşıyan kuşak, şimdi "boğazında, yutamadığı koca bir
yumruk"la izliyor
filmi...
* * *
|
Can Dündar: Uçurum
|
|
Geceyarısıydı.
Arabadaydım.
Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internet'e yayılmış bir öyküyü
anlatıyordu. Kulak kesildim:
"Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında oturan
adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra
muayene
odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:
'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız'.
|
Can Dündar: Ayrılık da sevdaya dahil
|
|
Dilek aradı sabah, arabadaydım.
Titrek sesinde "Nasıl olur" isyanıyla "Attilâ İlhan ölmüş" dedi.
Onun has
şairiydi.
Tenhalaştıkça meydanlar, dostlar seyreldikçe, Bilgi'den eski kitapları çıkarır,
vaktiyle "müjganla ağlaşılmış" sayfalardan sisli, duvarlı mısralar seçer,
karanlığı dağıtırdı:
"Biz yalnızlıktan doğduk o dağdağalı
sudan/
Biz, yani erdoğan ayşenur ali ve ahmet/
Birkaç litre kan, bir hayli kemik, epeyce korku/
Sanki bir tespih koptu tane tane savrulduk".
|
Can Dündar: Bürokrat
|
|
Johann Engel, bürokratları kütüphanelerdeki kitaplara benzetir:
"... işe yaramayanlar en üst katta durur".
"En üst kat", çoğu zaman
bakanlık tahtıdır.
* * *
Ben bir bürokrat çocuğuyum.
Hem anne hem baba tarafından...
"Bürokrasinin Kâbe'si" sayılan Ankara'da büyüdüm.
Bürokrasiyi tanırım.
Bir dönem
burnundan kıl aldırmayan, yetkide sınır tanımayan, kapısına düşeni
paralayan canavarın, zamanla nasıl gemlenip sindirildiğini, sindikçe de
sinsileştiğini "içerden" bilirim.
|
|  |
Reklam
|
|
Kategori ve Yazarlar
|
|
|