 |
Karakutu
|
|
Reklam
|
|
Google Arama
|
|
Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 294 Üye Adayı ve 12 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
Çetin Altan: Ok yaydan çıkmamalı...
|
|
Nevruz kutlamalarında, 12-14 yaşlarında, 2 yahut 3 çocuğun, ellerine kimin
verdiği hâlâ meçhul bir bayrağı yere atıp çiğnemeleri
üstüne; aradan 3 gün
geçtikten sonra Genelkurmay'ın yayımladığı hamasi sert bir bildiri...
Bir anda bayraklarla donanan 70 milyonluk Türkiye...
Arkasından da Trabzon'da azgınlaşıp, Adapazarı'na doğru kreşonda çizen
linç
girişimleri...
Bir de buna, Başbakan Tayip Bey'e Norveç'te atılan protesto yumurtaları
eklenince...
***
Balkanlar'dan 500 bin kişilik bir göçe neden olan 1877-78 son Osmanlı-Rus
Savaşı'nda Rus
ordularının Çatalca'ya kadar inmesiyle, Yeşilköy'de imzalanan ve
halk anlamasın diye Bizans dönemindeki adıyla "Ayastefanos Antlaşması" diye
adlandırılan, yenilgi anlaşmasının, Ruslara sağladığı olanaklara; Avusturya,
Almanya,
Fransa ile Kraliçe Victoria döneminin İngiltere'si de karşı çıkmış ve
1878'de toplanan "Berlin Kongresi"nde, Ayastefanos Antlaşması geçersiz
sayılmıştı.
Bu arada İngiltere ile sıkı bir dayanışmanın gerçekleştirilmesi karşılığında,
Kıbrıs -sözde geçici olarak- İngiltere'ye verilmişti...
***
Genelkurmay'ın bildirisinden sonra, artarak genel bir kaygı yaratmaya başlayan
linç olayları karşısında; 130 yıl öncesinin ayrıntılarını azıcık kepçeleme
gereğini duymamızın nedeni, Kraliçe Victoria'nın Başbakanı Disraeli'nin, "Berlin
Kongresi"ndeki görüşmelerle ilgili olarak söylediği iddia edilen kara bir
kehanet:
- Maalesef Osmanlı, yok olmaya mahkûmdur...
|
Çetin Altan: Domuzlarla sıçanların uygarlıktaki rolü
|
|
Avrupa'da ortaçağ şatoları...
Şatolarda senyörler...
Senyörlerin aşkları, savaşları, düğünleri, ölümleri...
Hepsi hepsi bilinir bunların.
Ama aynı çağda köylüler acaba nasıl yaşıyorlardı?
Bu konuda yeterli belge olmadığı için, yeterli bilgi de yoktu.
***
Son yıllardaki arkeolojik araştırmalarda
elektronik mikroskoplarla yapılan
incelemeler, bazı ipuçları vermeye başladı.
Batı'daki ortaçağ köylüleri, hayvanlarıyla birlikte ailece cümbür cemaat, odasız
ve tek katlı bir barınak içinde yaşıyorlardı.
Zahire ambarıysa,
barınağın dışındaydı.
Evli çiftler sevişmek için, ya barınaktan avluya çıkıyor; ya herkesin uyuduğuna
inandıkları saatlerde, birbirlerine ancak üstünkörü sarılabiliyorlardı.
Kimse aşkın tadını doğru dürüst paylaşamıyordu.
|
Çetin Altan: Güncel olaylar ve görünmeyen koçbaşı...
|
|
Geceler bir hayli serin olsa da, erik ağaçları çoktan giyindiler bembeyaz
çiçeklerden gelinliklerini...
Bir
yandan da görünmeyen bir koçbaşı çalışıyor...
Görünmeyen bir kale kapısına, koskocaman bir mancınığın ortasında, gerilip
gerilip indirilen ucu demir kaplı belalı bir kalın kütük...
Eriklerin bembeyaz çiçekleri ve
görünmeyen bir koçbaşı...
Ağaçlarda erikler büyüyüp olgunlaşacak ve toplanıp yenecek; kaçınılmaz bir
sonuç...
***
Irak'ta, Kürt politikacılarının en bitirimlerinden Talabani, Cumhurbaşkanı
oldu.
Görünmeyen bir koçbaşı çalışmada... Kuzey Irak'ta da çalışmada, Kıbrıs'ta da
çalışmada, Ankara'da da çalışmada...
Koçbaşının şimdilerde nasıl çalıştığı, 1 yıl sonra biraz daha belirginleşecek;
10 yıl sonra çok daha
fazla...
***
Oldum bittim Türkiye'nin gerek bireyleri, gerek politikacıları, gerek resmi
makam sahipleri; görünmeyen tarihsel bir koçbaşının nasıl çalışmakta olduğunu
hem hiç merak etmez; hem de bir
merak eden olursa, onu ya susturmaya çalışırlar,
ya duymazlıktan gelmeye...
|
Çetin Altan: İbrikçi başılık
|
|
Hikâye ünlüdür. Adamın biri emekli olmuş. Ona buna emir verme olanağını
yitirmiş. Ne karşısında saygıyla ayakta duranlar, ne bir yere
girerken saygıyla
ayağa kalkanlar...
Kimsenin artık iplediği yokmuş emekliyi. Adam bu ilgisizlik karşısında bunalmaya
başlamış. O tarihte Yenicami helaları önünde ihtiyacı olanlara parayla su satan
ibrikçiler varmış.
Bizim emekli de orada kendine bir yer bulup, ibrikçiliğe
başlamış. Ancak ayrı ayrı renklere boyamış her ibriği; örneğin birini sarıya,
ötekini maviye, üçüncüsünü kırmızıya...
***
Sıkışanlar hızlıca
önüne gelip ibriklerden birine uzandılar mı, oturduğu yerden:
- Bırak onu sarıyı al, dermiş...
Sarıyı alan olursa:
- Bırak onu, maviyi al...
Böylece emir verme özlemini
rahatlatırmış.
***
Eski İstanbullular bu hikâyeden kinaye, ona buna gereksiz yere kumanda etmeye
kalkanlara:
- İbrikçi başılık ediyor kerata, derlerdi.
Küçük ve ezik insanlarda çok
rastlanır bu duyguya. Ellerine fırsat geçti mi,
önemlerini kanıtlamak için yapmadıkları densizlik kalmaz.
***
|
Çetin Altan: ''Yazı'' lezzetinden yoksunluk, barbarizmi emzirir
|
|
BİR toplumun düzeyini, anadilini kaç kelimeyle konuşup yazdığına göre
değerlendirme yöntemine
"structuralisme-yapısalcılık" denmede...
Günümüzde konuşulan Türkçe, 300-400 kelimeye geriledi; yazılan Türkçe ise
700-800 kelimeye...
Fuzuli, 3 bin kelime kullanmıştı; Victor Hugo, 20 bin; Shakespeare
daha da
fazla...
2. Meşrutiyet'ten bu yana, kalabalıkları kışkırtıp taraftar bulmak için
kullanılan ünlü sloganlarımızdan "Vatan elden gidiyor", "Din elden gidiyor"
naralanmalarına, hiçbir zaman "Türkçe elden gidiyor"
kaygılanması eklenmedi.
Zamanın çarkları içinde bir toplumda anadilinin erimeye başlaması, ne bayrak
sevgisiyle önlenebiliyor, ne "vatan ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü"
ilkesiyle...
***
Bizim geleneğimizde zaten anadilinin "yazı" boyutuyla bütünleşme yok.
1928'de Latin alfabesine geçildiği dönemde, Türkiye'nin nüfusu 15-16 milyon;
okuma-yazma
bilmeyenlerin oranı ise yüzde 95'in üstündeydi.
Övünüp durduğumuz bir imparatorluktan geriye kala kala, anadilini okuyup
yazamayan yoksul bir kalabalık kalmıştı.
|
|  |
Kategori ve Yazarlar
|
|
|