 |
Karakutu
|
|
Reklam
|
|
Google Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 164 Üye Adayı ve 17 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
35 Yazı (7 Sayfa, 5 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 ]
|
|
Cem Akaş: 'Doktor Jivago'nun arkasında CIA parmağı!
|
|
|
|
Boris Pasternak |
CIA'in, Pasternak'ın romanı 'Doktor Jivago'yu, Sovyetler
Birliği'ne ders vermek için kullandığını söyleyen Ivan Tolstoy, kitabın Paris'te
basılmasının ve yazarının Nobel'i almasının sağlandığını iddia ediyor
Boris Pasternak, 1955 yılında Doktor Jivago'yu tamamlayıp bir Sovyet
yayınevine teslim etti. Devrim döneminde geçen ve iki kadın arasında bi-namaz
kalmış bir adamı konu edinen roman, yayınevi tarafından reddedildi. Ne var ki
romanın manüskrisi bile Sovyet yetkililerin tepkisini çekmeye yetti: 1956'da
Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı'nın ve KGB'nin andaçlarında Doktor Jivago'nun
adı, Sovyetler'i kötülemeye, Sovyet yaşam biçiminden soğutmaya çalışan bir metin
olarak geçti.
|
Cem Akaş: Yazarlara yeni avans: 0 $!
|
|
Son birkaç yıldır krizde olan Amerikan yayıncıları, maliyetleri düşürmek ve
kitap pazarına yeni kitaplar sunmanın riskini azaltmak için, yazarların
avanslarından kısmaya başladı
Türkiye'de yazarlara (ve çevirmenlere), kitaplarının yayımlanması karşılığında
telif ücreti ödenmesi, ancak son on beş yılda yaygın sayılabilecek bir uygulama
haline geldi; sözleşmeler yapılır, yüzdeler belirlenir oldu. Hangi yazarın hangi
yayınevinden yüzde kaç aldığı, kitaplarının ilk baskısının kaçar adet yapıldığı,
'transfer' olduysa nasıl bir transfer ücreti verildiği konusunda yoğun
dedikodular yapıldı, kıskançlıklar su yüzüne çıktı. Bir dönem yazarlar, büyük ve
güçlü yayınevlerinden yüzde 15 alabiliyor, bazı yazarlar için bu yüzde 18'e,
hatta 20'ye çıkabiliyordu; sonraları pek çok yayınevi, bu yüzdelere kolay kolay
yanaşmaz oldu.
|
Cem Akaş: Volksverhetzung: Bölücülüğün Almancası
|
|
|
|
Slavoj Zizek |
Amerika'da nefret suçu ve nefret sözleri üstüne koca bir
literatür var, pek çok Avrupa ülkesinin ceza yasasında ifade özgürlüğü
korunuyor. Almanya'nın ceza yasası ise ajitasyon yaratacak ifadeleri
cezalandırıyor
Hrant Dink'i öldüren tetikçi yakalandı, ama (çok sayıda yorumcunun da
belirttiği gibi) katiller aramızda. Bu cinayetin uluslararası bir komplo olması
(örneğin Gürcistan'dan Trabzon'a gelen CIA ya da KGB ajanlarının ajitasyonuyla
gerçekleştirilmiş bir eylem olması) olasılığı, bunu değiştirmiyor: Türkiye'de bu
tür cinayetlerin zemini her zaman vardı. Bu zemini sıcak ve nemli tutan şeyse,
düşünce ve ifade özgürlüğünün istendiğinde gayet net bir şekilde
sınırlandırıldığı, hatta iptal edildiği bir ülkede, bazı şeylerin söylenmesinin
hep serbest olması. Etnik ya da dini bir gruba, ya da bu tür aidiyetlerinden
ötürü bireylere sözlü saldırıda bulunmak, hakaret etmek, onları hedef göstermek
pek zor değil bizde, tabii eğer Türklükten ve Sünnilikten söz edilmiyorsa.
Edildiğinde, bunun adına bölücülük diyoruz.
Hrant Dink'i hedef gösterenler, asıl
bölücülüğü yapanlar değil mi peki? Bu tür bir çifte standardın arkasına
saklanmak ve ona oynamak, 'geber pis Ermeni' sözüyle 'geber pis Türk' arasında
bir fark görmek ve ısrarla bu farkı yaşatmaya, oradan şiddet üretmeye çalışmak,
Türklere 'hep kendine yontan bir millettir' demek değil mi? Bu da Türklüğe
hakaret (ve dolayısıyla 301) kapsamına girmez mi?
'Japonlar kısa boylu ve
kalleştir'
|
Cem Akaş: Sert yazarlar yumuşamaz
|
|
Norman Mailer'ın yazdıklarını etraflıca okuduğumda üniversiteye yeni
başlamıştım, demek ki 80'lerin ortaları. 'Büyük Amerikan Romanı' denen şeyi
yazacak yazarlardan biri olarak görülüyordu Mailer; işin kötüsü, o da kendisini
böyle böyle gördü hep. Sert Erkekler Dans Etmez, Çıplak ve Ölü gibi kitaplar hep
bu hırsın dışavurumu gibi gelmişti bana, ama sonradan, özellikle Kendim İçin
Reklamlar'ı okurken anladım ki Norman Mailer yalnızca romanlarında değil, tüm
yaşama biçiminde de aynı şeyi dışavuruyordu: Hep boyundan büyük işler peşinde
gibiydi kısacası.
|
Cem Akaş: Tozlu arşivlerde Freud'un izleri
|
|
Sigmund Freud'un bir İsviçre otelinin kayıt defterine yazdığı birkaç
satır, 20. yüzyılda araştırmacıların yanıtını bulamadığı bir soruyu tekrar
gündeme getirdi: Freud, baldızı Minna Bernays ile bir ilişki yaşamış mıydı?
İnsan zihninin işleyiş biçimini hâlâ kesin olarak bilmiyoruz; bu işleyişi
kavramaya çalışırken metaforlara sık sık başvurmamızın nedenlerinden biri de bu
olsa gerek. Belleğin bir depoya benzetenler, biriktirme düşüncesinin günlük
yaşamdaki biçimini zihne uygulamış oluyor; biriktirme düzenini öne çıkarmak
isteyenlerse arşiv metaforunu yeğleyebiliyor.
|
35 Yazı (7 Sayfa, 5 yazı/sayfa)
[ 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 ]
|
|
|  |
Karakutu Galeri
|
|
Kategori ve Yazarlar
|
|
|