Türümüze reva görülen bir kötülük karşısında, kurbanların insan olduklarını aklımızdan
çıkarmamalıyız. Margalit’in çözümlemesi bize uyar diye düşünüyorum; “öteki”nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir Türk tanımadığım gibi, dört başı
mamur ortak bir “soysop” doktrini de bilmiyorum.
Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar “ortak bir kuruntu” olabilir de, hangi öç alma duygusunu
körükleyebilir? Ve kimden?
Şöyle söyleyelim: 1867, Sultan İkinci Abdülhamid’in sadrazamı Tunuslu Hayrettin Paşa’nın “Akvamü’l Mesâlik”i kaleme
aldığı yıl. 1867 aynı zamanda dünyanın yüzde seksenine yakınının Avrupalı sömürgecilerin işgali altında oldukları yıl. Bundan daha da vahim olanı, sömürgecilerin işgal ettikleri topraklarda yaşayan
“öteki”leri başka bir zaman ve mekânda yaşayan, insan türünden farklı yaratıklar olarak takdim etmek ve böylece sömürülenler ile kendi aralarına aşılmaz bir set çekmek
gayretlerinin tavan yaptığı yıl.