Arturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında
çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle,
yağışlı aylarda ve
kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani
karısı Elide’nin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra
varırdı.
İki gürültü: çalar saatin sesiyle,
kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez
Elide’nin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye
tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu.
Sonra birden yataktan fırlar,
saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını
sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp
sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturo’nun karşısına böyle
çıkardı. Arturo ocağı yakmış,
kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz,
Elide’nin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi,
eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki
biraz utanırdı.
Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku
mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.