 |
Karakutu
|
|
Reklam
|
|
Google Arama
|
|
Arama
|
|
Online üyeler
|
|
Şu an sitemizde, 267 Üye Adayı ve 11 Üye bulunuyor.
Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.
|
Reklam
|
|
Forum Son Başlıklar
|
|
Giriş Sayfanız Yapın
|
|
Önemli Linkler
|
|
Karakutu - RSS - Alexa
|
|
|  |
Nihat Genç: Zavallı İnsanlar Kulübü
|
|
Yıllardır bayi-kitapçı vitrinlerinde sırtını sonsuz imkanlara dayamış
Hürriyet'in Gösteri Sanat, Milliyet'in Milliyet-Sanat, sırtını
sonsuz banka
imkanlarına vermiş Yapı Kredi'nin "sanat" dergileri, ya da yıllardır çıkan adam
Sanat, Cumhuriyet Kitap Dergi, E Dergisi gibi, edebiyatla, sanatla ilgili sözde
dergiler..
Yıllardır gazete köşelerinde sanatla
ilgilendiği söylenen hacivat
kılıklı Doğan Hızlan, Ülkü Tamer gibi isimler görürsünüz. Bu dergilerde bir yazı
okumuşsanız, Orhan Veli, II. Yeni, Necatigil, Edip Cansever gibi onlarca isme,
bir daha bir daha bir daha
rastlamaktan gına gelir.
Bunun üstüne, yetmiş
üniversitenin yetmiş tane Edebiyat Fakültesi, onlarca kendi imkanlarıyla çıkan
oyuncak edebiyat dergileri, yarışmalar, taşrada düzenlenen kültür programları,
TRT 2'nin
kültür-sanat programları, paneller, seminerler, dört köşe bir edebiyat
dünyasının yaygınlığına işaret eder.
Arasıra kitap fuarlarında görüyorum bu adamları, bir zamanlar Yeşilçam'ın
düştüğü hazin durumu göstermek için Sami
Hazinses'in zavallı yüzünü gösterirdi
kameralar.
Tek bir kitap imzalamadan kokmuş peynir gibi, piyaz tabağındaki sona
kalmış pilaki gibi orda otururlar. Fuar, budalalar panayırına dönüşür.
Hepsi,
televizyonların-gazetelerin tüm imkanlarını tanınmak için kullanmışlar, ahlak
diye birşey sormadan, her kurumun paneline, her TV'nin, her ideolojinin
tartışmasına ilgili-ilgisiz koşarak, uçarak atlamışlardır, oysa.
Edebiyat
konuşmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan, her birinin suratı kirli çarşaflarla
dolu eskimiş plastik selelere benzeyen bu insanlar her zaman önemli adamlarmış
gibi poz vermeyi de ihmal etmezler.
|
Nihat Genç: Dedemin Daşağı İn Aşağı
|
|
Cebeci Tren İstasyonu'nda arkadaşım Yahya'yla geze geze yürüyoruz, istasyonda
bekleyen, tırnakları kir dolu, küçücük gözlü, biçimsiz ve çok yıpranmış pantolon
giyen ihtiyarları tek tek gözledi Yahya, "birazdan keçi ağıllarına" girecekler
dedi, "bunlardan doğuda o kadar var ki, kafayı yersin!".
Usul usul yürüyüp ordan
burdan konuşurken birden Amok koşusucusu gibi (hiç durmadan koşma hastalığı)
trenle yarışa girdi. Koşarken, elindeki (İranlı yazar Ali Şeriati'nin, Her Yer
Kerbela, Hergün Aşure sloganının yazarı, marksist tahlileriyle İslamcılar
arasında çok sevildi. Seyyid Kutup'un Yoldaki İşaretler kitabı, Nasır tarafından
İran'da asıldı, Hasan Elbenna'nın, Müslüman Kardeşler Cemaatinin kurucusu'nun
hatıraları, bugün Mısır'da en kanlı eylemleri yapıyor) kitapları fırlattı, ki,
kutsal sayardı bu kitapları. Koşmanın ileri safhasında terlikleşmiş
ayakkabılarını ağırlık yapmasın diye fırlatıp attı.
Şaşırıp kaldım. Babasının
mühendislik yıllarında, Doğu'da trenlerle yarışırmış. Oyun arkadaşı hiç
olmamış, gün boyu can sıkıntısıyla uçsuz bucaksız ovaya bakıp, kara trenin geçmesini bekler, sonunda ölümüne yarışa girermiş. "Geçmen mümkün değil?" dedim.
Yahya: "Eğer tren üç-dört kilometre karşıdan gidiyorsa, geçersin", dedi. Ben de
ona karatren anılarımı anlattım, annem Hasankale'liydi, Horasan'da da evimiz
vardı. Beş yaşlarında yaz sıcağında karatrenleri doldurmuş askerlere su
satardım.
Hem doğu, hem karatren, Yahya ağlar gibi oldu. Yoksul insanlar
nezaketen hikayeler anlatıldığında çok şaşırırlar, yeni tanışmıştık. Küçükken
babası bir bisiklet almış. Sabah evden çıkarken, "oğlum hadi bisikletinle oyna,
bak bomboş arsalar, ama sakın gidip orda oturan demirci amcaya çarpma! Bomboş
arsa. Dönüp dolaşıp bisikletiyle sonunda amcaya çarparmış. Babası ertesi gün,
yine, "oğlum çık dışarı bisikletinle oyna, ama sakın, o köşede yufka açan
teyzeye gidip çarpma. Koskoca arazi bomboş, yine gidip yaşlı teyzeye
çarparmış...
Bir sabah kalktığında, babasına "baba bugün bana birşey deme, ya da
al bu bisikleti, bomboş arazide sen sür, bakalım kimseye çarpacak mısın?.."
11
Eylül günü birbiriyle sokak sokak savaşan, hergün cenaze kaldıran gençler, 12
Eylül günü kaçacak yer, gizlenecek delik arıyordu. Tüm partiler, dernekler,
dergiler kapatıldı. Yaralı ve organları çürümüş hayvanlar gibi yarı canlı büyük
bir mezarın içine düşmüştük. İşkenceler, basılan evler, kaçaklar, korku,
mezarlıklardaki çukurların içinde gizlenecek kadar savurdu hepimizi.
|
Nihat Genç: Milli Sohbet
|
|
Ermeni karar tasarıları için "sözde" kelimesini kullanıyoruz, çünkü gerçeği
Lozan, Lozan, hezimet mi, zafer mi, çok tartışıldı. Beş milyon km'den
yediyüzbine düşen Osmanlı topraklarına bakıldığında hezimet, Sevr'den
bakıldığında Zafer!
Lozan'ı Ermeni tarihinin en kara günü olarak gören dünyaya
yayılmış Ermeniler (diaspora) yüzyıldır tek birşey düşünüyor: Lozan. Lozan,
Ermeniler için evhamlı bir taşkınlık.
Lozan'a karşı kinleri sadece Türkler'e değil. 1830 Yunan ayaklanmasından beri,
yüzyıldır ellerine silah verip, Anadolu topraklarında kışkırtan Batılı
devletlere karşı bitmeyen bir öfke! Uğursuz, karanlık ve uzakta kalmış bir
mezarın hikayesi.
Yoldan geçen Arap şeyhlerine bile devlet verilip Ermeniler'in acılar içinde
bomboş sürülüşü milli kudurmuşluğun asıl sebebi. Ermeni lobisi, aslında
Fransa'da, Amerika'da, Sevrcilerden intikam alıyor. Hunharca öldürüldüklerini
düşünen bir nesil, "bizi, neden yüzyıl kullanıp umut verdiniz, kardeş kardeşe
bir cinayetin içine atıp, sonunda imparatorluğun yağlı parçalarını aranızda
bölüşüp, Lozan'la bin yıldır yaşadığımız topraklardan ayrılmamıza imza attınız."
Bu kin dolu ölüm şarkısı, Ermeniler'in milli ağıtı olmuştur.
|
Nihat Genç: Üreterek yaşamak
|
|
Hayat hikayesini okurken gururla
ağladığım bilimadamımızın adı: Mitat Enç'tir. Bu ismi unutmayın. İçimizden
hiçkimse onun kadar güzel adam olamaz.
Çünkü, ülkemizde verilmiş en soylu onur
kavgasının baş kahramanıdır. Birgün çocuklarınıza ülkenizi sevdirmek için onurlu
bir insan başarısı okutmak isterseniz Mitat Enç'in hayatını unutmayın.
Mitat Enç gençlik çağında kör oldu. Eğitimine sıfırdan ve Amerika'daki özel
eğitim merkezlerinden devam etti. Özel eğitim konusunda bilgi ve tecrübelerini
ülkemize taşıyıp bu konuda bir çığır açtı. Türkiye'de özel eğitim okullarını ilk
düşünen, tasarlayan, açan, kurumsallaştıran odur. Ayrıca ODTÜ'nün ve Ankara
Üniversitesi'nin eğitim bilimleri ona çok şey borçlu.
Mitat Enç bundan ellibeş yıl önce Amerika'dan dönüp 'körleri okutalım'
dediğinde, Milli Eğitimimiz ona: 'Ya hoca işin mi yok, biz sağlamları
okutamıyoruz' cevabını vermişti.
Ayrıca o günlerdeki eğitim felsefesi, körü, sağırı, dilsizi, kolsuzu yani
hepsini 'sakatlar' başlığıyla aynı okul çatısı altında topluyordu. Mitat Enç
körler ayrı, sağırlar ayrı eğitime tabi tutulmalı diyerek işe başladı.
Mitat Enç'in özel eğitim kavgası ciltler doldurur; bu sınırlı sütunumuza sığmaz.
Unutmayın, özetin özetini yazıyoruz!
|
Nihat Genç: Yeni ortaçağ
|
|
Trabzon/Maçka'da yalçın tepeler üstüne kartal yuvası gibi kurulu Sümela
Manastırı'na yürüyerek yirmi dakikada ancak çıkılabiliyor.
Tarihçiler, kilise
neden bu tepeye inşa edildi sorusuna, ilk Hıristiyanlar Romalı askerlerden
saklanıp gizleniyorlardı, diye cevap veriyor. Bu soru sizi bilmem, beni tatmin
etmiyor.
Çünkü Hıristiyanlar tehlike geçtikten sonra
binlerce yıl daha bu manastırda
yaşadı, cihan harbine kadar. Bu soruya başka tür cevap bulmak için başka bir
soru soralım. Kilise binlerce yıl bir kıyamet takvimi yönetiyordu, her yüzyıl
başı İsa inecekti, yılbaşılarında inecekti, şuraya
inecekti, buraya gelecekti,
diye. İsa'nın nereye ne zaman ineceği sorunu kilisenin her günki işiydi.
İşte Sümela Manastırı milyonlarca ladin ağacının (çam türü) ortasında, canlı
yayın arabası gibi milyonlarca çam ağacını
izliyor, İsa'nın hangi çam ağacına
ineceğini buradan gözleyebiliyorsunuz. Yani, Sümela Manastırı'nın buraya inşası,
buradaki milyonlarca ladin ağacından dolayıdır.
Tabii bu benim düşüncem, siz de başka sorular sorun.
Ancak kilisenin bin yıllık
iktidarı bir fikir değil, bir dünya gerçeğidir. Binlerce yıl hüküm sürmüş kilise
iktidarı, bugün, karanlık çağ, ortaçağ, skolastik (dini dogmalar) çağı gibi
adlarla tarif edilir.
Bir de şu soruyu soralım.
Zamanla gaddarlaşan ve mutlak bir egemenlik kuran
kilise, gücünü hangi silah/ordulardan alıyordu?
Cevabı şaşırtıcı? Kilisenin silahı yoktu. Ta ki 10/11. asırda Haçlı seferleri
başlayana dek.
Peki bir soru daha!
Öldürmeye ve silaha inanmayan kilise, tarihin en zalim
hakimiyetini nasıl kurabildi?
Şöyle. Kilisenin silahları başkaydı. Birincisi ve en önemlisi kıyamet
düşüncesi/teorisi...
|
|  |
Kategori ve Yazarlar
|
|
|