İKİNCİ MEKTUP
Daha önce yazdım size ve kesin olarak konuştum, Beş yıllık bir ayrılıktan sonra,
niçin daha güçlü olduğumuzu söyledim. Haklı olup olmadığımızı aramak için
dolambaçlı bir yola saptık, hak kaygısı bizi geciktirdi, sevdiğimiz her şeyi
uzlaştırmak çılgınlığına düştük, dedim. Ama bunlar üzerine yeniden dönmeğe
değer. Daha önce de söyledim size, biz bu dolambaçlı yolu pahalıya ödedik.
Haksızlığa düşmektense, kargaşalığa düşmeyi göze aldık. Ama işte, bizim bugünkü
gücümüz bu dolambaçlı yoldan geliyor, utkuya da onunla ulaşmak üzereyiz.
Evet, bütün bunları söyledim size, hem de kesin olarak, yazıp bozmadan,
kalemimin ucuna geldiği gibi. Bunlar üzerinde düşünmeye de vakit buldum. İnsan
geceleri derin derin düşünür. Üç yıldır kentlerimizi ve yüreklerimizi karanlık
içinde bıraktınız. Üç yıldır, bugün silâhlı bir güç haline gelen düşüncenin
ardındaydık. Şimdi size akıldan söz edebilirim. Çünkü, bugün vardığımız
kesinlik, her şeyin ödeşip aydınlandığı, aklın yürekle el ele verdiği bir
kesinliktir. Siz ki, aklı hafife alıyordunuz, şimdi şaşıyorsunuzdur her halde,
aklın bu kadar geç kendine gelip birden tarihe girmeye karar verdiğini görünce.
İşte bu durumda size yeniden seslenmek istiyorum.
Size daha ileride de söyleyeceğim gibi, kesinliğe varan yürek bu işi seve seve
yapmaz. Size bütün yazdıklarımın anlamını bunda bulabilirsiniz. Ama daha önce,
sizinle, ortak anılarımızla ve dostluğumuzla dürüstçe hesaplaşmak istiyorum.
Henüz elimdeyken, bitmek üzere olan bir dostluğa yapılabilecek tek şeyi yapmak,
onu aydınlığa çıkarmak istiyorum. Arada bir yüzüme fırlatırcasına söylediğiniz
ve hiç unutamadığım o «Siz yurdunuzu sevmiyorsunuz» sözüne karşılık vermiştim
önce. Bugün akıl sözü karşısındaki o sabırsız gülümsemenize karşılık vermek
istiyorum sadece. Bana şöyle diyordunuz: «Bütün bu akıllarla Fransa kendini
yadsıyor. Aydınlarınız, yerine göre, umutsuzluğu ya da olmayacak bir gerçeğin
peşine düşmeyi yurtlarına yeğ tutuyorlar. Bizse, Almanya'yı gerçeğin önünde
umutsuzluğun ötesinde görüyoruz.» Görünüşe göre doğru söylüyordunuz. Ama, daha
önce de söyledim size, biz kimileyin adaleti yurdumuzdan üstün tuttuysak, bu,
yurdumuzu yalnız adalet için de sevmek istediğimizdendi. Onu doğruluk içinde,
umut içinde sevmek istiyorduk.
İşte bunda ayrılıyorduk sizden. Bizim vazgeçemediğimiz şeyler vardı; Siz
ulusunuzun gücünden yararlanmakla yetinirken, biz ulusumuz için doğruluğu
özlüyorduk. Gerçekçi bir politikaya hizmet etmek yetiyordu size, bizse, en kötü
bocalamalarımızda, bugün yeniden bulduğumuz bir onurlu politika besliyorduk için
için. «Biz» derken, yöneticilerimiz demek istemiyorum. Yönetici pek bir şey
demek değildir.
Burada gülümsediğinizi görür gibi oluyorum. Sözcüklere karşı hep bir kuşkunuz
vardır sizin. Ben de öyleyimdir ama, daha çok kendimden kuşkulanırdım ben. Sizin
girdiğiniz ve aklın akıldan utandığı yola sokmak istiyordunuz beni. O zamandan
sizi dinlememiştim. Ama bugün yanıtlarım daha sağlam olacak. Doğruluk nedir,
diyordunuz. Onu bilmiyoruz, doğru. Ama, hiç değilse, yalanın ne olduğunu
biliyoruz : İşte sizin bize öğrettiğiniz de bu oldu. İnsan düşüncesi nedir? Onun
da karşıtının ne olduğunu biliyoruz. O, eninde sonunda, zorbalarla Tanrıları
kapı dışarı eden güçtür. Aydınlığın gücüdür o. Bizim korumak zorunda olduğumuz
insan aydınlığıdır o. Ve bugün bizim kararlı oluşumuz, insanın yazgısıyla
yurdumuzun yazgısının el ele vermiş olmasından geliyor. Hiç bir şeyin anlamı
olmasaydı, siz haklı olabilirdiniz. Ama anlamını yitirmeyen şeyler var.
Biz burada ayrılıyoruz birbirimizden. Bunu size ne kadar yinelesem azdır. Biz
yurdumuzu daha başka yüce kavramların, dostluğun, insanlığın, mutluluğun,
doğruluk özleminin ortasında bir yerde görüyorduk. Onun için de, yurdumuza karşı
sert davranabiliyorduk. Ama, sonunda biz haklı çıktık. Biz yurdumuza köleler
vermedik, onun uğrunda hiçbir şeyi körü körüne yutmadık. Doğruyu eğriyi açıkça
görebilmek için sabırla bekledik, yoksulluklar ve acılar içinde, sevdiğimiz her
şey için savaşabilmek sevincini elde ettik. Sizse, tam tersine, insanın yurt
dışındaki bütün değerlerine karsı savaşıyordunuz. Özveriniz kısır kalıyor. Çünkü
sizin değer ölçünüz yanlış, çünkü değerleriniz yerli yerinde değil. Sizde
ihanete uğrayan yalnız yürek değil, akıl da öcünü alıyor sizden. Ona istediği
pahayı ödemediniz. Açıkgörürlüğün hakkını vermediniz. Bizim bozgunumuzun
derinlerinden diyebilirim ki size, bu yüzden yıkılacaksınız.
*
Ama durun şunu anlatayım size. Bildiğim bir tutukevinden, bir sabah erkenden,
Fransa'da herhangi bir yerden, silâhlı askerlerin kullandığı bir kamyon, on bir
Fransızı kurşuna dizeceğiniz bir mezarlıkta götürüyordu. Bu on bir kişiden beş
ya da altısı kurşuna dizilmelerini gerektiren bir şeyler yapmışlardı: Bildiriler
dağıtmışlar, bir iki kez buluşmuşlar, ya da daha kötüsü, kimseyi ele
vermemişlerdi. Bunlar kamyonun içinde kımıldamadan duruyorlar. Yüreklerini korku
bürümüş kuşkusuz ama, bu bayağı bir korku, her insanı bilinmeyen karşısında
kapıp kavrayan, cesaretini sarsmayan, olağan bir korku. Öbürleri hiçbir şey
yapmamışlardı ve yanlışlığın ya da kayıtsızlığın kurbanı olmak, onlar için bu
anı daha da güçleştiriyordu. Aralarında on altı yaşında bir çocuk vardı. Bizim
delikanlıların yüzlerini bilirsiniz, onlardan söz etmek istemiyorum. Ama bu
delikanlı, ayıbı utanmayı unutmuş, kendini düpedüz korkuya kaptırmıştı.
Küçümserce gülümseyeceksiniz ama söyleyeyim, çocuğun dişleri birbirine
vuruyordu. Onun yanına bir rahip, koymuştunuz. Görevi, ölümü beklemenin
korkunçluğunu azaltmaktı. Diyebilirim ki size, gelecek yaşam üzerine bir
konuşma, ölüme götürülen insanlar için hiçbir işe yaramaz. Hep birden
atılacakları çukurda her şeyin bitmeyeceğine inanmak kolay iş değildir. Kamyonda
sessiz gidiyordu mahpuslar. Rahip, bir köşede yığılıp kalan çocuğa yüzünü döndü.
Onunla anlaşacağını sanıyor. Çocuk karşılık veriyor, bu sese yapışıyor, yeniden
umutlanıyor. En korkunç anlarımızın sessizliği içinde, bir kimsenin yalnızca
konuşması bazen sevindirmeye yeter insanı, her şey düzelecek belki, der. Çocuk
«Ben bir şey yapmadım» diyor. «Evet, diyor rahip, ama sorun o değil artık. Seni
ölüme hazırlamam gerek. «Nasıl anlamazlar beni, olur şey değil» diyor çocuk.
«Ben senin dostunum, belki de anlarım seni. Ama artık çok geç. Ben senin yanında
olacağım, Ulu Tanrı da yanında olacak. Göreceksin, o kadar güç olmayacak.» Çocuk
çevirdi yüzünü. Rahip Tanrıdan söz ediyor, acaba çocuk Tanrıya inanıyor mu?
Evet, inanıyor. Öyleyse, onu bekleyen huzur yanında hiçbir şeyin önemi
olmadığını biliyor. Ama işte asıl bu huzur çocuğu korkutuyor. «Ben senin
dostunum» diye yineliyor rahip.
Öbürleri susuyorlar, Onları da düşünmek gerek. Rahip, put gibi sessiz duran
mahpuslara yaklaşıyor. Bir an sırtını çocuğa çeviriyor. Kamyon, sabah çiyleriyle
ıslak yolun üstünde cızırtılarla yavaş yavaş ilerliyor. Düşünün o külrengi
saati, insanların sabah kokusunu, görülmeyen ama sapan gürültüleriyle, bir kuş
sesiyle sezinlenen kırları. Çocuk kamyonun tentesine abanıyor, tente gevşiyor
biraz. Kamyonun kenarıyla tente arasında dar bir aralık görüyor. İsterse kendini
atabilir oradan. Rahibin sırtı dönük. Öndeki askerlerse, sabahın bu
alacakaranlığında yola bakıyorlar. Çocuk, uzun boylu düşünmeden tenteyi çekip
yırtıyor, delikten atlıyor. Düşmesi duyulmuyor nerdeyse. Yolda koşuşan birkaç
adım, sonra tam sessizlik. Çocuk, adımlarının sesini boğan topraklardadır artık.
Ama tentenin çırpıntısı, kamyonun içine birden dolan ıslak hava, rahibi ve
mahpusları arkaya döndürüyor. Bir saniye, kendine sessiz sessiz bakan adamların
yüzlerini süzüyor. Bir saniye içinde, Tanrının adamı, işi gereği, cellâtlardan
yana mı, yoksa kurbanlardan yana mı olduğuna karar verecek. Ama, daha düşünmeye
kalmadan, arkadaşlarıyla kendi arasındaki bölmeye vurmuştur bile: «Achtung !. »
Haber verilmiştir. İki asker kamyona atlayıp mahpuslara silahı çeviriyor. Öbür
ikisi aşağı atlayıp tarlalara dalıyorlar. Kamyondakiler bu kovalamanın
seslerini, boğuk bağrışmaları duyuyorlar yalnız. Bir silah sesi duyuyorlar,
sonra gitgide yaklaşan sesler, sonunda, sağırlaşan adımlar. Çocuk geri
getirilmiştir; yaralanmamış, ama çevresini düşmanca kuşatan sisin ortasında,
birden cesaretini yitirip durakalmıştır Askerler onu nerdeyse sürükleyerek
getiriyorlar. Biraz tartaklamışlar onu, çok değil. Çünkü ölecek nasıl olsa.
Çocuk ne rahibe bakıyor, ne de başkasına. Rahip sürücünün yanına binmiştir.
Silâhlı bir asker kamyon da onun yerini almıştır. Kamyonun bir köşesine atılan
çocuk, ağlamıyor. Tente ile döşeme arasında, akıp giden gün ışığı vurmuş yola
bakıyor .
*
Bilirim sizi, öykünün sonunu kendiniz getirirsiniz. Ama bunu bana kim anlattı
biliyor musunuz? Bir Fransız rahibi. Bana şöyle diyordu: «Bu rahip adına
utanıyorum ve şunu düşünüp seviniyorum ki, hiçbir Fransız rahibi Tanrısını insan
öldürme yolunda kullanmayı kabul etmezdi.». Doğruydu bu. Sizin rahip sizin gibi
düşünüyordu. İmanını bile yurdu uğruna kullanmak olağandı onun için. Sizde
Tanrılar bile silâh altındadır. Dediğiniz gibi, sizinle birliktir onlar, ama
zorla. Hiçbir şey görmüyor gözleriniz, atılış olmuşsunuz sadece. Ve siz şimdi
kör bir öfkenin gücü ile savaşıyorsunuz. Aklın sesine değil, silah seslerine
vermişsiniz kulaklarınızı, her şeyi karartıp saplantılarınızın ardına
düşmüşsünüz bütün inadınızla. Bizse, düşünerek, duraksayarak çıktık yola.
Öfkenin karşısında güçlü değildik sizin kadar. Bizim dolambaçlı yolumuz sona
erdi. Akla öfkeyi katmamız için bir tek çocuğun ölmesi yeter. Şimdi artık bire
karşı ikiyiz. Size öfkeden söz etmek istiyorum.
Anımsar mısınız? Büyüklerinizden birinin birden parlamasına şaştığım zaman şöyle
demiştiniz bana: «Bu iyi bir şeydir. Ama siz anlamıyorsunuz. Fransızların bir
erdemi, öfke erdemi eksik.» Hayır, öyle değil, Fransızlar erdem konusunda
titizdirler. Erdemlere ancak gerektiği zaman başvururlar. Bu yüzden öfkeleri
sessiz ve görmeye başladığımız gibi de güçlüdür. Sözümü bitirirken de bu çeşit
bir öfkeyle konuşacağım sizinle. Öfkenin başka bir türlüsü yoktur bende.
Demin de söyledim, kesinliğe varan yürek bu işi seve seve yapmaz. Bu uzun
dolambaçlı yolda neler yitirdiğimizi biliyoruz, kendi kendimizle uzlaşarak
savaşmanın o acı sevincini pahalıya ödediğimizi de biliyoruz. Yanılgılara
düşmemek kaygısı, güven kattığı kadar acılık da katıyor savaşımıza. Biz savaştan
hoşlanmıyorduk. Niçin savaşacağımızı bilmiyorduk. Bizim halkımız iç savaşı,
inadı ve ortak kavgayı, su götürmez özveriyi seçti. Bu savaş, budala ya da
korkak hükümetlerin buyruğuyla değil, kendi kendine giriştiği bir savaştı. Bu
savaşta kendi kendini buldu yeniden, kendine yakıştırdığı bir düşünceyle
savaştı. Ama kendi gönlünce bir savaşı seçmek bir lükstü onun için ve bu lüksü
korkunç pahalıya maloldu ona.
Burada da bizim halk sizinkinden değerce çok daha üstün: Çünkü ölenler en
değerli çocuklarıdır onun: İşte acı düşüncem de bu benim. Savaş budalalığında
budalalık yararlı olabilir. Ölüm az çok her bir yana dağılıp rastgele vurur.
Oysa bizim seçtiğimiz savaşta, cesaret kendi kendini ortaya koyar ve sizin her
gün kurşrma dizdiğiniz insanlar en temiz aydınlarımızdır. Sizin sğlığınız
hesaplı bir saflık. Siz en iyiyi seçmesini hiçbir zaman bilmediniz. Neyi yıkmak
gerektiğini biliyorsunuz. Biz, düşüncenin savunucuları, kendini beğenen bir
gücün onu öldürebileceğini biliyoruz. O dünyadan vazgeçmiş, sessiz yüzlerle,
bazen kurşunla delik deşik edip bizim doğruluğumuzu onlarla birlikte darmadağın
edeceğinizi sanıyorsunuz. Ama siz Fransa'nın zamanla yaptığı savaştaki inadını
hesaba katmıyorsunuz. Bizi güç anlarımızda destekleyen bu yürekler acısı
umuttur: Ölen kardeşlerimiz cellatlarınızdan daha sabırlı, kurşunlarınızdan daha
sayısız olacaklardır. Görüyorsunuz, Fransızlar da öfkelenebiliyorlar.
Aralık 1943
Çevirenler :
Sabahattin Eyuboğlu
Vedat Günyol
DENEMELER VE BİR ALMAN DOSTA MEKTUPLAR
Say Yayınları /1991 / 7. basım
Bölümler:
BİR ALMAN DOSTA
MEKTUPLAR / 1
BİR ALMAN DOSTA MEKTUPLAR
/ 2
BİR ALMAN DOSTA MEKTUPLAR
/ 3
BİR ALMAN DOSTA MEKTUPLAR
/ 4