"İnsanlık büyük bir aile, biz de bu aile'de kendimize düşen şerefli mevkii almak zorundayız. Yalnız bu ailede de Kabiller ve Habiller var. Asırlardan beri iki medeniyeti temsil etmişiz, iki ayrı dünyayı temsil etmişiz...
Avrupa'nın bizi anlaması, Avrupa'nın bizi gerçek değerlerimizle takdir etmesi düşünülebilir mi? Şimdilik Nobel'in bize, armağanı birbirimizi tahrip için kullandığımız dinamit lokumlarından ibaret. Acaba istikbalde mağrur Avrupa, bizi de kendi ailesinin öz evladı telakki edecek mi? Mükafatlar konusunda bendeniz son derece şüpheliyim. Hakikatte armağanlar cılız kabiliyetleri, ölüme mahkum kabiliyetleri, yaşatmaya mecbur birer yardımcıdırlar. Yani birer koltuk değnekleridirler. Şimdiye kadar hiçbir "deha" armağanlar sayesinde insanlığa kendini kabul ettirmemiştir. "Deha" herşeyden evvel uzun bir sabırdır, mücadeledir, kavgadır, fetihtir...Kaldı ki Nobel'in edebiyat mükafatı, kendi aile fertlerine ihsandan ibarettir. Gerçi arada bir uzak iklimlere kadar ihsanlarını rageyan etmek cömertliğini gösterir. Fakat kendi anlayacağı, kendi dünyasını güzelleştiren, kendi manevi ikliminde yetişen insanlar nail olabilir bu mükafatlara...
Bir kelimeyle şairlerimiz Nobel'den mükafat alamazlar. Çünkü, şiir tercüme edilmez, millidir ve anlaşılmaz. Edebiyatın diğer kolları ise, henüz ülkemizde yeni yeni varlıklarını sürdürmektedirler.. Bu itibarla o sahalarda Avrupa'nın emellerini okşayan, Avrupa'ya kendini güzel gösteren ve günahlarını unutmasına yarayan büyük eserlerimiz yok. Eğer şiir tercüme edilebilseydi Nobel'i bir Fikret'in alabileceğini, bir Nâzım'ın alabileceğini düşünürdüm. Eğer roman milli ve edebi bir mahsul olmasaydı, pekala Kemal Tahir aklıma gelirdi...Fakat bugün; evvela gerçek olarak Avrupa huzuruna çıkaracak edebiyat nevîlerimiz yok. Nobel belli bir kültürdür. Sonra Nobel, mükafatlarını kader gibi rastgele dağıtmaktadır. Mesela bir Senkiyeviç. Senkiyeviç'in "Kovadis"i sadece Avrupa'ya kendisine çok süslü, çok muhteşem bir tasvirini sunduğu için mükafata layık görülmüştür..."Kovadis"i saraylardan kulübelere uçuran rüzgar; Avrupa'nın gururunu okşayan, Avrupa'ya kendi benliğini çok daha güzel, çok daha kusursuz, çok daha az çirkin gösteren bir rüzgardır. Curchill. Edebiyat dünyasında herhangi bir isimdir. İnsanlık ölçüsünde yaratıcı değildir. Ama kapitalizm sadece Curchill kendi zaferlerini kazandı, belli bir düzeni müdafaa etti, diye...mükafata layık görülmüştür. Misalleri sonuna kadar sıralayabiliriz.
Hülasa edelim: Edebiyatçının, "fikir adamı"nın herhangi bir "kurulu düzen"den, herhangi bir "müessese"den, herhangi bir "otorite"den isteyeceği tek şey vardır; Hürriyet içinde kendini ifade etmesine ses çıkarılmaması...Hakikatte mükafat bir "kanat" değildir, fikir adamı için... Bir zincirdir. Biz bu zincirden tamamen müstağniyiz."
Başkaldıran bir entelektüel!Bilinmeyen yönleriyle Cemil Meriç-1
GİRİŞ
Doğu-Batı sorunu, sol-sağ kutuplaşması gibi konularda kendine has üslubuyla son derece önemli tespitler yapan Cemil Meriç, düşünce hayatımızın görmezden gelinmiş isimlerindendi. Bize kendi ‘fikirsel mağaralarımızın dışında’ bir evren olduğunu hatırlatırken sadece tek bir ‘mağara’ya, tek bir fikre, tek bir dünya görüşüne, tek bir siyasi yapıya değil, bütün “mağara”lara karşı olduğunu da vurguluyordu. Sathileşmeye ve kutuplaşmaya prim vermeyen Meriç’ten özellikle içinde bulunduğumuz dönüşüm çağında öğrenilecek çok şey var, en başta sorgulayabilmek ve hüküm verebilmek için diyaloğun, diyaloğu sürdürebilmek için de hoşgörünün şart olduğu... Okuyucular, siyasetbilimci Murat Yılmaz’ın hazırladığı bu yazı dizisinde büyük bir aydını hatırlayacak, onu ve fikirlerini biraz daha yakından tanıma fırsatı bulacaklar...
Kırın zincirleri tüm duvarları yıkın!
Bir çağın vicdanı olmak isterdim, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim.Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet hepimizin
Türkiye, çok büyük bir dönüşüm yaşıyor. Küresel kapitalizm, Avrupa Birliği ve Anadolu burjuvazisinin dinamikleri üstünde yükselen bu dönüşüm, belki de Batılılaşma sürecinin doğal sonucu. Ancak gelinen bu aşamada, düne kadar batılılaşma taraftarı olanlar ile batılılaşma karşıtı olanların saf değiştirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla dönüşüm reaksiyonunu da beraberinde getiriyor. Tartışmaların giderek sertleştiği bir geçiş dönemindeyiz.
Siyasetten iktisada, hukuktan kültürel alanlara yayılma istidadı gösteren tartışmalar, giderek bir kutuplaşmaya dönüşüyor. Kutuplar, bizleri kendi mağaralarına çekmek istiyorlar. Gerçek dünyada olup bitenlerden farklı, gölge bir dünyaya inanmamızı, iman etmemizi ve inanmayanlarla savaşmamızı istiyorlar. Farklılıkları siyah ve beyaza indirgiyor, ara renkleri yok etmek istiyorlar. Böylece tartışma iyi kötünün, doğru ile yanlışın savaşına dönüşüyor. İşte ideolojiler, “idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak burada tedavüle giriyor ve kısa zamanda da yerlerini sloganlara bırakıyorlar.
ÇILGIN SÜRÜLERİN SLOGANI
Cemil Meriç’in 1970’lerde soğuk savaş döneminde söyledikleri bugünkü Türkiye’ye de hitap ediyor. “Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir, yabani bağırır medeni insan konuşur.”
Türkiye bugün de 70’lerden farklı değil, medeni insanlar gibi konuşmak giderek zorlaşıyor. Çünkü “bu ülke”de iktisadi gelişmeye ve dönüşüme rağmen büyük bir “medeniyet kaybı” yaşanıyor. Bu kayıptan bütün taraflar nasibini alıyor. O halde ne yapmalı, nereye bakmalı ve nasıl bir çözüm aramalıyız?
SATHİLEŞME VE KUTUPLAŞMA
Türkiye, III. Selim’den bu yana Batı’yı örnek alarak değişmeye ve dönüşmeye çalışıyor. Türk fikir hayatının ve hatta edebiyatının bu süreç etrafında şekillendiği söylenebilir. Bu şekillenmenin giderek bir sathileşme ve birtakım semboller çevresinde bir kutuplaşmayla neticelendiği de gözlerden kaçmamaktadır. Sathileşmenin ve kutuplaşmanın Türk fikir ve edebiyat dünyasını, Batı’nın ve Doğu’nun klasiklerinden kopartması her kesimden entellektüeli rahatsız etmektedir.
İşte bu vadide Cemil Meriç müstesna bir yere yükselmektedir. Meriç insanlığın ürettiği bütün klasiklere Batı veya Doğu demeden sahip çıkar, kutuplaşmaya prim vermez... “İnsani olan hiçbir şey onun yabancısı değildir.”
Yolunu arayan herkese yardımcı olan müktesebatı geniş, iyi niyetli ve ciddi bir hocadır, Cemil Meriç. Ondan sadece klasikleri değil, düşünmenin dil ve lügat demek olduğunu, bir savcı gibi kelime ve kavramları sorgulamadıkça hiçbir konuda hüküm veremeyeceğinizi öğrenebilirsiniz. Hükümlerinizin gerekçesiz olamayacağını, gerekçenin ise muhakemesiz olamayacağını... Sorgulayabilmek ve hüküm verebilmek için diyaloğun, diyaloğu sürdürebilmek için de hoşgörünün şart olduğunu... Zafer ve bozgun hissine kapılmamak gerektiğini bilgece öğütler: “Hiçbir zafer umulanı getirmez. Hiçbir bozgun mutlak değildir.”
MERİÇ’İN YAPITLARI
Bir Dünyanın Eşiğinde
Bu Ülke
Jurnal 1. Cilt
Jurnal 2. Cilt
Kırk Ambar
Kırk Ambar
Mağaradakiler
Saint Simon
Sosyoloji Notları ve Konferansları
Umrandan Uygarlığa (İletişim Yayınları)
KİMİ başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla. Ben kalemle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı. Şiirle başladım edebiyata, cıvıldayan bir kuş kadar rahattım yazarken, kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu. (...)
Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi; hakikat ve sevgi. Hafızasını kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik, bu cinayet hepimizin eseri, hepimizin yanı aydınların.
Amacım Yazarı okuyucudan ayıran bütün engelleri yıkmak, sesimi bütün hiziplere duyurmak. Şuurun, tarihin, ilmin sesini... Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki, Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın. Sanatla düşünceyi kaynaştıran İsrafil’in suru kadar heybetli bir dil.
Türk İslam medeniyeti ahlaka, feragate dayanan bir medeniyet... Gerçekleştirdiği değerler edebiyattan da, felsefeden de, ilimden de muazzez. Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum. Korumak istediğim şaheser: insanın kendisi. (...) Hayallerimin kaçta kaçını gerçekleştirebildim, bilemem ki.
Amacı insanları mağaradan sadece yola çıkarmaktı
Prof. Dr. Kadir Cangızbay
Cemİl Hoca’nın eleştirdiğimiz ‘kelimelerin maceralarını anlatmakla yetinmeyip nihai bir tanım kurnaz’lığı, belki de esas amacının, insanları -bu arada kendi kendisini de- mağaralarından çıkartıyorum derken, isterse en görkemlisinden bir saray olsun, yine başka bir kapalı mekana da hapsediyor da olabilirim endişesiyle, sadece ve sadece yola çıkmalarını sağlamak, kendi başlarına yürür hale getirmek olmasından kaynaklanıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Cemil Meriç, insanları birbirleriyle diyaloğa sokmak isterken, insana kendi kendisiyle diyaloğa girmeyi öğretiyordu.
Mitolojideki ‘görmeyen görücü’ misali
Murat Belge
Bİreyselliğin pek fazla gelişmediği, aydınların bile bireylerin bulunmayı seçtiği kampların özelliklerini yüklenmeyi tercih ettiği, Türkiye’de tornadan çıkmayı reddeden bir kişiydi Cemil Meriç. Politik kutupların birinden öbürüne geçenler, terk ettikleri kampa karşı katıdırlar. Belirli sıcak yaşantıları, karşılaştıkları somut olaylar ve durumlar olduğu ve sancılı bir kararla bu seçimi yaptıkları için. Ama Cemil Meriç hiç böyle değildi. Solu düşünce hayatında izler, gereğinde yararlanırdı. Aldığı klasik eğitim, ona bilgisini derinleştirme tutkusuyla birlikte, bu nesnelliği ve kişiliği de kazandırdı. Cemil Meriç bir ideolog olamayacak kadar bireysel, bir teorisyen olamayacak kadar coşkuludur. Bu özellikleriyle Yunan mitolojisinin Teifesias’ını akla getirir: “Görmeyen görücü.” Fiziksel olarak görmeme ile kâhince görmenin paradoksu. (Ama) kehanet sesi, gördüğü çöküşün acısını taşır. Çünkü geleceği haber verir gibi görünmesine rağmen, asli değerlerin, geçmişte belirlenmiş yazgısını dile getirir.
Derme çatma kulübemizi yerle bir etti
Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne
İdeolojİ kutuplarından birinde, ölesiye vuruşanlardandım. Ortalık kan gölüydü. Ölüm hem de o genç yaşta doğal; yaşamak inanılmaz bir şanstı. Bir ideal uğruna, bir fikir uğruna, soyut değerler uğruna yaşamla ölüm arasındaki çizgi yok edilebilirdi. Sonra, amalarla başlayan, neden ve niçin’lerle devam eden sorular yığılıverdi önüme. İdeolojiler bayattı, sığdı, tat vermiyordu; ölüm bir haksızlıktı. Her şey yeniden düşünülmeliydi. Doğrular, gerçekler o kadar da doğru ve gerçek görünmüyordu. Sırtımızdaki küfeleri atıp, zihni özgürleştirmeli ve yükseklere kanat çırpmalıydık. Değeri olan bir gerçek için emek verilmeliydi; çaba harcanmalıydı. İnanıp iman ettiğimiz fani düşünceleri, o tek renkli, basmakalıp, sıkışık fikirleri basit tenkitler bile yıkabildiğine göre; sağlam olanlara, kalıcı olanlara ulaşmalıydık. Cemil Meriç içinde nefes alıp verdiğimiz dünyayı yerle bir etti; derme çatma bir kulübe olduğunu göstere göstere...
Çağdas bir Sokrates
Cemİl Meriç fikir yelpazesindeki herkese kendi ‘mağaralarının’ dışındaki dünyayı anlatır. Bu anlatımda polemik kaçınılmazdır... Lakin zaman geçtikçe Meriç’in polemiğinin sadece bir mağaraya karşı değil, bütün “mağara”lara karşı olduğu görülecektir. Bu yüzden bu ülkede kendi “mağara”sının dışına çıkacak herkesin ilk karşılaşacağı kişilerden biri Cemil Meriç olacaktır, olmuştur. Meriç böyle olacağını bilirmişçesine, tıpkı kendine hoca bellediği Ahmet Mithat Efendi gibi çok geniş bir ilgi alanına sahiptir. En büyük kitabının Ahmet Mithat Efendi’nin dergisine atıfla “Kırkambar” olması bu bakımdan manidardır. İşte bu bağlamda Cemil Meriç, Türkiye’de arayış ve diyalog peşinde olanların yol arkadaşıdır. Meriç’e olan ilgi de giderek artmaktadır. Artan ilgi, artık “mağara”nın dışına çıkanların çoğaldığına işaret etmektedir. Cemil Meriç her öncü gibi üzerine düşeni ziyadesiyle yapmış, yolu açmış ve mağaradakileri yola çıkarmıştır. O yola çıkardıklarına nereye gideceklerini de telkin etmeyen bir yol arkadaşıdır. Adeta çağdaş bir Sokrates olan Cemil Meriç’in kendisine biçtiği misyon, en az üslubu kadar etkileyici değil mi?
“Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin; idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim.”
Başkaldıran bir entelektüel!Bilinmeyen yönleriyle Cemil Meriç-2
Taassubun karanlığına isyan
Türk insanını ahtapot gibi mağaralara hapseden ve birbirine düşman eden taassup yok edilmedikçe bir diriliş ve kurtuluş umudu yoktur
Cemil Meriç fikirlerini ve misyonunu anlamak bakımından Eflatun’un Mağara hikayesini hatırla(t)mak faydalı olacaktır. Meriç için mağara hakikati aramaya izin vermeyen taassubu, hakikati çarpıtan ideolojiyi ve sloganı temsil etmektedir. Temel eserlerinde biri olan Mağaradakiler kitabının başında da yer alan Eflatun’un mağara hikayesi özetle şöyledir:
Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Mağaranın girişinden duvara ışık vurmakta ve bu girişin önünden geçen nesnelerin duvara vuran gölgeleri, bu insanların hayatları boyunca görebildikleri yegane şekiller olmaktadır. Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler. Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım... Ayağa kalkmaya, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden daha gerçek sanırdı.
HEPİMİZİN HİKAYESİ
Zaman geçip mağaranın dışındaki gerçek dünyaya alışınca eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.
Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler. ‘Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline.’
Meriç “Ne gülüyorsun anlatılan senin hikayen” derken, aslında hepimizin hikayesini anlatmaktadır. Hepimizi, her fikir akımın yatay bir şekilde kesen obscuratisme yani, taassubu. Bizi mağaralarda hapseden taassup, ideoloji ve sloganlarımızdır. Fikir hürriyetini elimizden alan taassubu.
FİKİR ÖZGÜRLÜK IŞIĞI OLDU
Halbuki hür düşünce, Meriç için vazgeçilmezdir. Çünkü hakikati aramanın ve kavramanın yoludur. Mağaradakileri dışarıya çıkaracak olan anahtardır. Obscuratisme veya taassup, bu anahtarın kullanılmasını engelleyen veya kaybettiren bir baş belasıdır. Bu habis ve lanetli anlayışı ifade eden taassup, belli bir milletin veya kavmin tekelinde değildir. Doğuda da batıda da karşımıza çıkabilir. Vatansız bir ahtapot olan taassup yok edilmedikçe fikir hürriyetine kurtuluş yoktur. Bir fikre saplantılı bir bağlılık sonucunda diğer tüm fikirlere karşı olmak demek olan taassup hakikate düşmanlıktır.
Sokrat’ı zehirleyen, Aristo’yu sürgüne gönderen, Galile’yi mahkun eden, Hallac’ı taşlayan, İhvan-ı Safa risalelerini toplatan, İmam-ı Azam’ı zindana atan kafa aynı kafadır. Fransız Devrimi, Avrupa’yı kana bulayan bu düşünceye karşı yapılmıştır. Bu izm, Türkiye’de devletten topluma, Batıcılıktan batı düşmanlığına, maddecilikten pozitivizme sosyalizmden muhafazakârlığa bütün izmlerin ortak paydası olmuştur. İşte bu yüzden bu ülkede bütün ideoloji tarafları mağaralarına çekilmiş, farklı ideolojileri düşman olarak görmeye başlamıştır. 70’lerdeki ideolojik mücadelenin kavgaya ve giderek bir iç savaşa dönüşmesi beyinleri dumura uğratan taassuptandır. Bu temel sorun halledilmedikçe toplumun bir bütün olarak geriye gitmesi kaçınılmazdır.
Türk insanını ahtapot gibi mağaralara hapseden ve birbirine düşman eden taassup yok edilmedikçe, bir diriliş ve kurtuluş umudu yoktur.
“Obscurantisme ahtapotu yok edilmedikçe, Türk insanı huzur içinde düşüncesini haykırmak, hakikati aramak, hatalarını utanmadan itiraf etmek alışkanlığını kazanmadıkça, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak dasitani bir hayal olur.”
Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme tarihine rağmen taassubun tasallutundan kurtulamaması dikkat çekicidir. Bütün ideolojileri himayesine alan bu en büyük ideolojimiz bugün de işbaşındadır. Medeni bir şekilde konuşmamızı, kutupların dışında fikir beyan etmemizi engelleyen, aydınlara amigo olmak dışında yol bırakmayan bu ahtapottan nasıl kurtulabiliriz?
Farklı dalları aynı kökten besledi
(Hürriyet Gösteri Cemil Meriç Özel Sayısı)
“DüŞünce dünyasının bazı adları yorum çeşitliliği getiriler, değişik anlayış ve görüşlerdeki kişilerin ilgi odağı olurlar. Aynı kökten ayrı dalları besleyebilirler. Cemil Meriç bu tür kişilerin en ilgi çekeniydi. Konu genişliği ve düşünme derinliği onu hayranlar kitlesinin doruğuna çıkardı. Doğudan Batı’ya yaptığı zihinsel gezilerde edindiği seçkin malzemeden benzersiz bir hazine yarattı. Doğu felsefesinin parlak, etkileyici coşkusuna, Batı düşüncesinin sağlam mantığını kardı.”
TÜRK AYDINLARI MERİÇ’İ ANLATIYOR
Mahmut Ali Meriç
21. yüzyıla hazırlığımızın çok özel düşünürü
“DüŞünen, hoş görülü, yobaz olmayan her insan Cemil Meriç’te samimi birer düşünce adamının keşiflerini, tercihlerini, hükümlerini, bazen bocalayışlarını, arayışlarını, kendi kendini düzeltişlerini, bazen tezatlarını bulabilir ve bu çeşitlilik, bu zenginlik sayesinde zenginleşir, keyif duyar... Cemil Meriç demek: Her düşünce ve inanç sistemini tartışabilme esnekliği; dogmalara, düşmanlıklara kapılmama zarureti; samimiyet içinde, gerçekçi, tutarlı bir devamlı gözden geçirme gereği; 21. yüzyıla dini inançlarımızı, düşüncelerimizi, sosyo-ekonomik ve kültürel yapımızı uyarlama gayreti; tarihi mirasımızı unutmadan, tarihimizi değerlendirerek günümüze bir yön verme ve yarınızı şekillendirme çabası...demek”
Dr. Necmettin Turinay
Ne biat eden ne biat kabul eden muhalif
“Cemİl Meriç, bazı fikirler söyleyen, yanılgılarını açıkça ifade edebilen, bundan sonra da bazı fikirlerini yenileyebileceği ihtimalini açık bırakan, fakat her söylediğini inanarak aktaran ve muhalif bir çizgidir fikir hayatımız için. Bu çizginin asıl özelliği bir grup ve cemaat oluşturma ihtiyacını duymamakta toplanır. Ona göre gruba ve cemaate dönüşmek fikrin statükoya teslimiyeti anlamına gelir. Artık canlı olan fikir ve arayış değil, onun formu olur. Formun yaygınlaşması politikanın zaferine varır. Fakat hasbi fikir onun tasallutu altında can verirken, bundan çoklarının haberi bile olmaz. Kendisine biatı kabul etmeyen bu tavır, her türlü biati de reddedecektir. İşte araftaki adam budur.”
İsmet Özel
Farklı görüşlerin öncüsüydü
“CEMİL Meriç’in öncü vasfı bu topraklarda yaşayan insanın keşfi yolunda çok önemli ipuçlarına cesaret ve olgunlukla eğilmiş olmasındadır. Bu yüzden bu topraklarda yaşayan ve mücadelesini bu topraklarda vermeğe niyetli veya karalı herkes için (zıt düşünceler ve hedefler taşısalar bile) onun öncü vasfını tanımak ve kabul etmek gerekir.”
İlber Ortaylı
20. yüzyıl Türk münevverini temsil ediyordu
“20. Yüzyılın Türk münevveri çok horlanan bir münevverdir. Hem kendi kendini horlamıştır, kendi kendine karşı saygısızdır, bu önemli bir unsurdur. İkincisi de 20. Yüzyılın münevverini devlet horlamıştır. Ve Cemil Meriç bunu da temsil etmektedir. Bu bakımdan onun üzerinde durmak gerekir.
Türk münevveri eğer doktor ve mühendis değilse, kitleye bazı pratik hizmetler götürmüyorsa, çarpıtılan, korkulan bir adamdır ve kendi köşesinde bırakılmalıdır. Eğer bu münevverin çaldığı İsrafil sur’u çok fazla rahatsız ediyorsa, bu değerli bir mekanizma değildir aslında ama ilk önce tabii bir şekilde hayatın zorlukları içinde parayla erir bu. İkincisi mevkidir. Üçüncüsüne misal parlamentonun içine çekilmektir. Ve nihayet bunlardan da yola gelmeyen adamlar, marja itilir, satır dışına itilir.
Bunun gibi Mülkiye’ye girip bürokrat olmak istediği halde daha ömrünün ilk çağında Türk bürokrasisinin gadrine uğrayan bir Cemil Meriç vardır. Onun mesleği, kariyeri değişmiştir. Bu talihsizlikler ve direnişler devam ettiği sürece o da marjda kalmıştır.
‘GÜYA İDEOLOJİSİ’
Bu insanların bazısı güya solcudur, bazısı güya sağcıdır, bazısı güya ırkçıdır, hep de güyadır bunlar. Ama ortak olan bu insanların, seslerinin çok fazla renkli ve etkileyici olmasıdır.
Aynı şey Nihal Atsız için söz konusudur, aynı şey Cemil Meriç için söz konusudur, aynı şey A. Cerrahoğlu diye bildiğimiz Kerim Sadi için söz konusudur. Demek ki, toplumun samanlardan ürkmesi, onları satırın dışına itilmesi, hatırlanmaması, samanların “iyi saatte olsunlar” diye anılması söz konusudur. Bu Türk toplumu için çok mühim bir olaydır, 20. yüzyılda ve bu değiştiği ölçüde biz de değişeceğiz ve kuvvetleneceğiz.
Cemil Meriç, bütün bunlara rağmen devlete kızmayan birkaç kişiden biri olarak kalmıştır. Onun için devlet dediğimiz fikrin ve müessesenin gadrine uğradığını zannettiğimiz halde hizmet etmeyi bilen birkaç kişiden biri Cemil Meriç’dir. Öbürü de tabii ki gene kendisinin çok sevdiği Kemal Tahir’dir.”
Başkaldıran bir entelektüel!Bilinmeyen yönleriyle Cemil Meriç-3
Emperyalizmin silahı ideoloji
Kültürle emperyalizmin çiftleşmesi akıl almaz bir fuhuş. Emperyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Emperyalizmin elinde korkunç bir silah vardır ideoloji. İdeolojiler siyasi birer yalan, birer yarı-hakikattır. Kültür, hakikatın bütünü, ideolojilere karşı tek silahımız
Cemil Meriç
Cemil Meriç’e göre, Türk aydınlarının mağaradan çıkabilmesi, hakikat arayışını engelleyen taassup, ideoloji ve sloganların hegemonyasından kurtulabilmesiyle mümkündür. Bu kurtuluş siyasette ve sokaktaki kargaşaya da son verecektir. Bunun olabilmesi için bütün görüşlerin serbestçe ifade edildiği ve saygı gördüğü bir hürriyet rejimine ihtiyaç vardır.
“Düşünmek, insan üzerinde düşünmek yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur.” Yasak bölgelere girebilmek ise hürriyetle mümkündür. Demokrasi ve liberalizm, bu yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. Kıymetleri de bundandır.
“Bize lazım olan birtakım hürriyetler değil, hürriyetlerin bütünü.” Fikir, kutuplar tanınırsa bütüne vakıf olabilir. “Hakikat da, hayat gibi, diyalektik. Bütünü tanımak için uçları tanımalıyız. Uçları yani kutupları.”
İşte bu yüzden, ideolojinin hakikati çarpıtan ve eksik bırakan bakış açısının yerine; kültür ve medeniyetin bütüncü anlayışı tercih edilmelidir. Meriç kültür ve medeniyet yerine, bu bütünlüğü daha iyi ifade eden irfan ve umranı tercih etse de, kültürü mesela emperyalizmle ilişkilendirmeyecek kadar ona sahip çıkmaktadır “Kültürle emperyalizmin çiftleşmesi akıl almaz bir fuhuş. Emperyalizmler tuzağa düşürmek istedikleri ülkeleri kültürleriyle fethetmez, kültürsüzleştirerek, kültürsüzlüklerine inandırarak yok eder. Emperyalizmin elinde korkunç bir silah vardır İdeoloji; ideolojiler siyasi birer yalan, birer yarı-hakikattır. Kültür, hakikatın bütünü, ideolojilere karşı tek silahımız.”
BATI DOĞUDUR, DOĞU DA BATI
Bu noktada Cemil Meriç’in doğu ve batı kültürleri ve medeniyetleri tartışmasındaki yaklaşımı önem kazanmaktadır. Çünkü Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme tartışması, aynı zamanda bir medeniyet tartışmasıdır. Türkiye Doğulu mu Batılı mı olacak sorunsalı etrafında sert bir kutuplaşma yaşamaktadır. Bu kutuplaşma, ilerici-gerici ikilemiyle uzlaşmaz bir şekilde tarif ve tasnif edilmektedir.
Meriç, Batı’nın ve Eski Yunan’ın köklerinin dahi Hint’te olduğunu düşünmektedir, “Bir Dünyanın Eşiğinde” kitabında Rudyard Kipling’in “Doğu Doğu’dur, Batı Batı’dır. Bu iki dünya hiçbir zaman bir araya gelemez” kötümserliğine cevap verir: “Batı Doğu’dur, Doğu da Batı.”
Meriç, “Avrupa zekanın vatanı, Asya gönlün” dese de, onları insan beyninin iki yarımküresine benzetir. Aynı mirası paylaşan iki kardeş gibi görür. Birbirlerinden tamamen bağımsız olmaları bir vehimden ibarettir. İnsanlığın ilerlemesi için farklı medeniyetlerin işbirliği yapması şarttır. Batı medeniyetinin, diğer medeniyetleri kendine benzetmeye çalışması doğru değildir. Her medeniyet, insanlığa farklı değerler katmaktadır. Bununla beraber, medeniyetlerin birbirlerinde bazı kurum ve değerleri iktibas etmeye yönelmesi anlaşılabilir bir tercihtir. Mühim olan, bu iktibasın bir serbest tercih olarak gelişebilmesidir. Bu bağlamda Türkiye’nin medeniyet değişikliği, kendi mirasından ve birikiminden uzaklaştığı ölçüde zararlı olacaktır. Çünkü medeniyet bir birikimdir. Nesillerin mirası...
Türklerin bedbahtlığı kendi miraslarından kopmaktır. Meriç, bu bahiste de makul bir uzlaşma çerçevesi önermektedir: “Yaşayan bir toplum ‘kökü mazide olan atidir’. Medeniyetlerin anahtarı birikim. Tekamül de, inkılap da, kemiyetten keyfiyete geçiştir. İnsanı insan, milleti millet yapan: hafıza. Düşünce, bütünü kucaklamak, dünü yarına bağlamak. Olan’ı bilmeden olacağı fethedebilir miyiz? Sıhhatli toplumlar kendileri kalarak değişenlerdir. İçtimai uzviyet iki zıt kanuna uyarak gelişir: devam etme ve yenileşme. Bu iki temayülün dengeye kavuşması, sağlam bir toplumun ayırıcı vasfıdır. Biz, Tanzimat’tan bu yana teceddüt illetine yakalanmışız. Her gün yeni bir oyuncak peşinde koşan çılgın ve şımarık koca bebekler. Anarşi, muvakkat ve mevzii bir hastalıktır. Heyhat... Derdimiz çok daha vahim. Dilimizde karşılığı bulunmayan bu illete, frenkler, anomi diyorlar. Anomi, her değerin, her kanunun, her kuralın yok oluşu.”
HUNTINGTON’A CEVAP
Cemİl Meriç devam etme ve yenileşme ihtiyacı arasında bir denge kurulmasını isterken, iki yüz yıldır süren medeniyet kavgası zemininde yaşanan ideolojik savaşa son vermek istemektedir. Çünkü bu hal, anomi denilen kuralsızlık ve değersizliğe dönüşmektedir. Meriç, bu konuya ayrı bir önem vermiş ve “Bir Facianın Hikayesi” adlı eserinde incelemiştir. Anomi; taassup, ideoloji ve sloganın yani, mağaraların ana rahmidir. Meriç’in vefatından sonra, soğuk savaşın bitimini takiben Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezi bu konuyu yeniden dünyanın ve Türkiye’nin gündemine taşıdı. Meriç’in medeniyet perspektifi, bu çatışma tezine bir cevap teşkil etmesi bakımından da ayrı bir değer taşımaktadır. Meriç, bu tartışmayı, yıkıcı ve ideolojik kutuplaşmadan kurtararak insanlığın ortak mirasına sahip çıkacak bir kültür ve medeniyet anlayışı içerisinde yaratıcı bir imkana dönüştürmeye çalışıyor.
AYDINLAR NE DİYOR
Süleyman Hayri Bolay (Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi)
Eleştirel düşünceyi canlandırdı
Onun önemi, Meşrutiyet’te gelişen ve daha sonra iyice körelen tenkitçiliği ve eleştirme zihniyetini tekrar canlandırmış olmasında, kafalarda köklü bir zihniyet değişikliği yapmaya çalışmasında yatar. Bunun tabiî bir neticesi olarak da onun farklılığını, özgünlüğünü; bir şuur, bir parıltı meydana getirmiş olmasında, Osmanlıyı kendi içinde âhenkli bir bütün gibi ele alarak “Avrupa’nın bikr-i fikri ile Asya’nın akl-ı pîrânesi”ni evlendirmek gibi imkansız görünen bir idealin peşinde koşmasında, Tanzimat’tan beri aydınların aldanmışlığını, hainliğini açıklamasında, insanların diyaloğa girerken kendi kendileriyle de bir münasebet içine girmeyi öğretmesinde, bunları yaparken kendi ahlakî bütünlüğünü korumaya dikkat etmesinde, her defasında kendisini yenilemeye çalışmasında aramak lâzımdır.
Prof. Dr. Hüsamettin Arslan (Sosyolog, Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)
Mirası hiçbir kiliseye bağlanmamak
Ben Cemil Meriç’i entelektüel babam olarak görüyorum. Burada söylediklerime beni teşvik eden, bu yönde zihinsel gelişimimi sağlayan Cemil Meriç’tir. Cemil Meriç’in bana öğrettiği şudur: ‘Hiçbir kiliseye üye olmamak.’
Mustafa Armağan (Yazar, Türkiye Yazarlar Birliği ödülü sahibi, yayıncı)
Tabulardan uzak bir hakikat arayıcısı
Kendİsİnİ bir “hakikat arayıcısı” olarak nitelendirmiş ve bir ömür boyu her türlü peşin hükme, ideolojiye, demagojiye karşı mesafeli durmaya çalışmıştır. Lugatinden tabuları silmiş olan Meriç’e düşen görev, birbirine düşman olarak tanınan Tevfik Fikret ile Mehmed Akif, Karl Marx ile Max Weber, İbn Haldun ile Giambatista Vico “kardeşler”i barıştırmak, sağ-sol kutuplaşmasını aşmak ve “mazlum bir medeniyetin sesi” olmak için savaşmak şeklinde tecelli etmiştir. Çünkü düşünmek, başkalarının düşündükleri üzerinde düşünmek ve onlarla savaşmaktır.
Aydın belli bir hizbin, grubun veya partinin adamı olmamalıdır. Bütün cemiyeti dikkate almalı, hatta kendi cemiyeti karşısında bile eleştirel bir bakış açısına sahip olmalıdır. Avrupa’da eski rejimi yıkan da, sonra burjuvaziyi eleştirerek hürriyet ve demokrasi nizamını kuran da aydınların eleştirel tavrı olmuştur. Aydın, nereden gelirse gelsin her haksızlığın karşısında olan adamdır
Cemil Meriç “en büyük tehlike olarak gördüğü anlaşamamak” halini aşabilmek için aydınlara ve daha sonra da siyasetçilere düşen rollere dikkat çekiyor. Aydınların üzerlerine düşen rolü oynayabilmesi için kimi meziyetleri taşıyabilmesi elzemdir. Meriç bu meziyetleri şöyle sıralıyor: Entelektüel her şeyden evvel dürüst, uyanık ve cesur olmalıdır. Bu meziyetlere sahip bir aydın, bilhassa şu vasıfları da taşımalıdır
1-Zamanının kültürüne sahip olmalı, ülkesinin dilini, edebiyatını, tarihini bilmeli, dünyadaki belli başlı düşünce akımlarını bilmeli.
2-Peşin hükümlere iltifat etmeyerek, olayları kendi kafasıyla inceleyip, değerlendirmelidir.
Aydın belli bir hizbin, grubun veya partinin adamı olmamalıdır. Bütün cemiyeti dikkate almalı, hatta kendi cemiyeti karşısında bile eleştirel bir bakış açısına sahip olmalıdır. Avrupa’da eski rejimi yıkan da, sonra burjuvaziyi eleştirerek hürriyet ve demokrasi nizamını kuran da aydınların eleştirel tavrı olmuştur. Aydın, nereden gelirse gelsin her haksızlığın karşısında olan adamdır.
“Bütün cemiyet karşısında uyanık bir vicdan. Entelektüelin ayırıcı vasfı tenkit ve hiçbir siyasi hizbin adamı olmayışıdır. Artık aristokrasinin de, burjuvazinin de menfaatlerini savunmaz. Her haksızlığa karşı uyanık bir şuurdur. Entelektüel daima gergin bir şuurdur. İtirazdır, isyandır. Aydın kalabalığın ihsaslarına kendini terk etmemeli, günlük zaafların değil, adalet ve hakikatin emrinde olmalı.”
Aydının bu hali, onun toplumla ilişkisini problemli hale getirmiştir. Aydın toplumunu eleştirirken bazen geçmişin bazen geleceğin bazen de başka bir toplumun içinden bakar... Bu yüzden aydınla toplumun arasında tartışma kaçınılmazdır. İçinde yaşadığı topluma teslim olan kişi, eleştirel bakış açısını kaybeder. Var olan toplumu tek mümkün ve meşru toplum olarak gören kişi aydın vasfını yitirir. Aydın mukayese eder ve egemenliğin yok ettiği diğer mümkün toplum biçimlerini dile getirir. Tarihi yapan da aydınla toplum arasındaki gerginliktir.
“İnsanı cemiyet yaratır. Hangi cemiyet? İnsan cemiyetle tam bir uyum halinde olduğu zaman tarihi yoktur; doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, fertle kalabalık arasındaki anlaşmazlık... Her büyük adam, kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır. Zira o yarınki veya dünkü veya ötelerdeki, bir cemiyetin çocuğu, kendi cemiyetinin değil... Kaderimizi çizen cemiyet. Fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişidir, denizdeki herhangi bir dalgayız.”
Aydının, toplumun değişim ihtiyacına cevap verebilmesi ve yaratıcı vasfını yitirmemesi toplumla arasında tayin ettiği mesafedir. Bu genel prensiplerin ötesinde, Batı dışındaki toplumlarda aydınların durumu bilhassa problemlidir. Çünkü bu toplumlarda, aydınları toplumla yaşadığı gerginlik aydınla topluma arasında kopukluğa, hatta yer yer düşmanlığa dönüşür. Batı dışındaki toplumlarda, Batılılaşma politikası izlendiğinde aydınlar Batılılaşmayı halk ise yerel değerleri savunduğundan çatışma yaşanacaktır. Aydınla halk sadece değerler düzeyinde değil, dil düzeyinde dahi bir kopuş yaşanacaktır. Bu durum aynı zamanda hürriyet ve demokrasi dışı bir rejim altında gerçekleşeceği için bütün tarafların taassup içinde olduğu bir kör dövüşü başlayacaktır. Kültürel bütünlüğünü kaybeden bu ülkelerde ideolojik bir iç savaş yaşanacaktır. Bu tablo, Türkiye’nin tecrübesini de ifade etmektedir. Cemil Meriç’in entelektüel hayat hikayesi, Türk aydının tecrübesini de temsil etmektedir.
CEMİL MERİÇ İÇİN NE DEDİLER!
Duygu Köksal -Eleştirel bir milliyetçiydi
‘1980’lİ yılların sonunda tanıştım Cemil Meriç’in yazdıklarıyla. Boğaziçi Üniversitesi’nde master yapıyordum. Bugün İslamcı denilen bir kesimden arkadaşların aracılığıyla tanıştım. Bildiğiniz gibi 1980’ler ve 1990’lar daha önceki dönemlerin temsil ettiği ayrışmalardan çok farklı ayrışmalara gebeydi. Artık siyasal çelişkiler sağ-sol bağlamında çok fazla konumlanmıyor ve daha çok İslamcılık, laiklik veya milliyetçilik, kozmopolitlik tartışmaları yapılıyordu. Benim de düşünsel dünyam böyle bir çerçevede biçimlendi. 1980 kuşağı için artık önemli olan sağ-sol çatışmaları değildi, İslamcılıktı, milliyetçilikti. Neden bunlar yükselen akımlardı? Bir yanda milliyetçiliğin temsil ettiği bütün tehlikeler duruyordu: Otoriterlik duruyordu, devlete tapma duruyordu, farklılığa tahammülsüzlük duruyordu, kültürel aynılaşmaya bir çağrı olarak milliyetçilik duruyordu. Bir yandan da Batı eksenli modernleşmenin yarattığı yaralar, tahribatlar ve kültürel eksikler, gedikler, rahatsızlıklar duruyordu. Bu ikisinin aynı anda hissedildiği bir ortamda biz de büyüdük. Batı eksenli modernleşmenin getireceği ayrı bir tür kültürel aynılaşma tehlikesi vardı, bunu da görebiliyorduk.
Böyle bir ortamda aklıma gelen en önemli soru, şu oldu: “Eleştirel olabilen bir aidiyet olabilir mi?” Yani eleştirel olabilen veya kendi kendini dönüp eleştirebilen, içinde bulunduğu sistemi eleştirebilen bir milliyetçilik olabilir mi? Eleştirel bir milliyetçilik olabilir mi, diye soruyordum kendi kendime. Yani milletin geçmişi -ki geçmiş, milletin kurgulanmasında en önemli öğe- eleştirel bir üs olarak kullanılabilir mi?
Bugünü eleştirmek için milletin geçmişi ne anlamda kullanılabilir?” (Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları, ss.107-108.)
Ahmet Turan AlkaN - Kelimelerin rengini o fark ettirdi
‘Cemil Meriç’in her yapıtını, çok sevdiğim birinden gelmiş, güzel haberler taşıyan bir mektup gibi okudum. Zihnimdeki keskin köşeleri o törpüledi, renkler dünyasında ara tonları onunla seyrettim. Her düşünceye saygıyı o öğretti. Alelade kelimeler onun kaleminde, yeni bir fethin müjdesiyle zırhından taşmış ve her biri bir fatih edası taşıyan neferlere benziyordu. Nemesis’in çaldığı gözlerini feda ederek, âdeta tırnaklarıyla ve kanıyla açtığı mecrada Türkçe, kâh coşkun bahar suları gibi gri, kâh ummana erişeceğinden emin bir nehrin vekarıyla akıyordu. Türkçeyi o sevdirdi, kelimelerin rengi olduğunu onunla fark ettim. Cemil Meriç ‘Itır, gülün sesi, ışık sonsuzun’ diyor. Düşünce dünyamıza ‘yedi kandilli Süreyya’ heybetiyle emanet ettiği kitaplarının ışığı sönmedikçe, o da yaşayacak.”
Naci Bostancı - Meriç’in okuyucusu yavaş oluşacak
‘Meriç vefat ettiğinde cenazesine büyük kalabalıklar toplanmadı. Türkiye, has bir evladını, ışıldayan bir kafayı sessizlik içinde kaybetti. Bazı insanların şöhret önünden gider, bazıları ise şöhretin referanslarıyla hiçbir şekilde buluşamazlar. Meriç “çağdaş dünyanın” öne çıkarttığı, popüler olmanın gerekli şartları olarak “dayattığı” hiçbir değerle barışık olamazdı. Eminim ki onun kalabalıkları uzun yıllar içinde ağır ağır oluşacak ve zamana karşı en dayanıklı kesimlerden birisi haline gelecek.’
Ergun Göze - Bir kütüphane, bir kaynaktı
‘O bir kütüphane idi. ‘Devrilmemiş bir kütüphane’...Bir bibliyografya. Toynbee için ‘Referans vermez’ diyordu, kendisi bir referans kumkuması idi. Batı kitaplarının, bilhassa Fransızcalarının... Cemil Meriç bir kaynaktı, seviyeli bir kaynaktı... Sertlik derecesi, kalsiyum miktarı konuşulabilirdi amma kaynaktı hem de coşkun, gürül, gürül.” (Üç Büyük Mustarip, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, s. 58.)
Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası,
yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. ‘Sen bizden değilsin’! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak... Cemil Meriç
Cemil Meriç, Türk modernleşmesiyle Türk aydının halktan ve ülkeden kopuşunu anlatır. Bu kopuş, tek taraflı değildir. Halk da Batılılaşma hareketleri karşısında içine kapanan bir tavır takınır. Aydınlar ise arayış içindedir. Bu arayışlar sadece aramak için değildir, kaçmak içindir de. Paris’e kaçan Jön Türkler gibi aydınlar da başka ülkelerin kültürlerine kaçmaktadırlar. Zaten Türkiye’de aydının dramı, daha okurken başlamaktadır. Avrupa tarzı modern eğitim alan, kendi kültür, tarih ve dilinden kopmaktadır. Eski usul eğitime devam edenler ise, modern kültür ve bilimden kopmaktadır. Böylece nerede okursa okusun aydınlar aynı serüveni yaşamaktadır İrfan’a kaçış, Yunan’a kaçış, İran’a kaçış, Mutlak’a kaçış, Batı’ya kaçış... Cemil Meriç, Türk aydının bu kaçışını kendi hayat hikâyesinde yaşayacaktır. “İmandan şüpheye, şüpheden inkâra, inkârdan maddeciliğe” Meriç’in gerçek entelektüel oluncaya kadar geçirdiği safhaları göstermektedir.
MARKSİZM ŞÜPHEDİR...
Cemil Meriç, Fransızca kanalıyla girdiği entelektüel hayata esas itibarıyla Batı kültür ve medeniyetine hakim olarak çıkar. Gençliğin verdiği heyecanla başlayan ve kendisini mahkemelere düşüren ideolojik Marksizm’den kısa zamanda sıyrılarak bir yöntem olarak Marksizmi benimser. Bu da zamanla, maddeci ideolojiden de sıyrılarak diyalektik yönteme, tenkit ve şüpheye dönüşür. Diyalektik, tefekkürün tarihi ve düşünme şekli olarak değer kazanır. Marksizm’in Türkiye’ye gelişi diğer ideolojiler gibi bir felaket olmuştur. Çünkü ideoloji ve sloganlar, delikanlılar tarafından hakikat olarak anlaşılmıştır. Ancak Marksizm’in bir faydası da olmuştur. Batı’ya yönelik eleştirel boyut onun sayesinde görülmüş, batının büyüsü bu sayede bozulmuştur. “Bir düşünce adamı Marksist olabilir mi?” sorusuna şu cevabı verecektir:
“Marksçılık bir izime yani bir kiliseye bağlanmak, onun nasslarını değişmez hakikatler gibi kabul etmekse elbette ki hayır. Ama her büyük düşünce adına gösterilen saygıyı Marks’a da göstermek ise elbette evet. Marksizmi dinleştirmek Marks’ı anlamamaktır. Konser ve hakikatler sunan bir şarlatan değildir Marks. Marksizm tenkittir, şüphedir, araştırma yöntemidir.”
EDEBİYATTA 3 İTİBAR
Meriç bu yöntemle Türk düşünce hayatına ve kendi fikri geçmişine de bakar ve eleştirir. Tanzimat sonrası edebiyatımız bir gölge edebiyatı; düşüncemiz bir gölge düşüncedir. Üç edebi tür itibardadır Taklit, intihal, tercüme. Bu ağır eleştirilerin sebebi Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce zirvelerinin tanınmamasıdır.
“Avrupa’yı Avrupa yapan düşünce fatihleriyle temasımız yasaktı. Haşet Kitapevi’nden ibaretti. Avrupa’mız girdapları olmayan bir kıta, tezatsız ve tek boyutlu; bir kartpostal Avrupa’sı. Coğrafyamızda tek kıta vardı, kafamızda tek yarımküre. Türkçe konuşan birer Fransızdık.” Meriç, kaçan aydınlar arasındayken de daima bu zirvelere tırmanmıştır. Daha sonra da Batı dışını aramıştır. Hint düşüncesini keşfedişi bu arayışın ürünüdür. Ancak Meriç’i “bu ülke”ye getiren şey, bir Konya yolculuğunda olacaktır. Konya aslında Anadolu’yu, bu ülkenin insanını temsil etmektedir. Bu etkileyici hikâyeyi kendisinden dinleyelim:
‘SEN BİZDEN DEĞİLSİN’
“Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli ‘sen bizden değilsin’ dedi. ‘Sen bizden değilsin’! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimat’tan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa’yı tanımamak, gaflet. Avrupa’yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmaya başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”
AYDIN EMİR ALMAZ
Meriç, kendisini mağaradan çıkarak ve “bu ülke”ye getiren Konya yolculuğunu anlatırken sadece aydınları değil, halkı da eleştiriyor. Halka sahip çıkarken ve aydınların ütopyalarına ve arayışlarına da sahip çıkıyor. “Gerçeği görmek için hatayı sonuna kadar yaşama” hürriyetini savunuyor. Aydınlara yerliliği, Türkleşmeyi salık verirken, halkı da geleneklere şuursuzca sarılıp Avrupa düşmanlığına sapmayacak bir Avrupalılaşmaya çağırıyor. Aydın bir zümreden, partiden, merkezden emir almaz ama tarihe angajedir, kucağında yaşadığı topluma karşı sorumlulukları vardır. O yüzden aydınlar mağaralardan çıkıp, kaçmaya son vererek “bu ülke”ye dönmelidir.
CEMİL MERİÇ İÇİN NE DEDİLER
HİLMİ YAVUZ -Kendi semasında tek yıldızdı
“Kimdi Cemil Meriç? 1974 yılının haziran sonlarına doğru - o sırada Milliyet Sanat Dergisi’ne kitap tanıtma yazıları yazıyordum- gazeteden bir mektupla birlikte bir kitap paketi iletildi bana. Önce mektubu açtım. “Sayın Hilmi Yavuz, bu kitapların yeni hakikatler ifşa etmek gibi bir iddiası yok. Türk aydınını arayışa davet ediyorum. Bu çetin yolculukta arkadaşım olmak istemez misiniz? En büyük ihtiyacımız diyalog. En hain düşmanımız peşin hüküm. Ciddiyet ve irfanına itimat ettiğim birkaç yazardan birisiniz. Düşüncelerimi tenkidinize arz ederken, şunu da belirtmek isterim: İfadenin zaman zaman sertleşmesi, yani polemiğe kaçış, inzivanın meraretinden gelmektedir. Türk aydınları zahiri ihtilafları unutup, hakikati, dostça, dürüstçe aramaya çalışsalar, bahtiyar yarınların mimarı olabilirlerdi. Muhabbetlerle. Cemil Meriç.”
Mektup o yıllarda beni de derinden düşündüren sorunlara açık, somut bir öneriyle yaklaşıyordu. Gerçekten de sağcısıyla, solcusuyla birbirine düşmüş Türk aydınlarının en hain düşmanı peşin hükümdü. Cemil Meriç’in gereksinme duyduğu diyalog ise, en hain düşmanı olan ön yargının elinden kurtulamadığı için, bir türlü gerçekleşemiyordu. Türk aydını acaba zahiri ihtilafları unutup, hakikati dostça arayabilir miydi?
Evet, kimdi Cemil Meriç’? Hem Doğu’ya Batı’dan bakan bir müsteşrik, hem de Batı’ya Doğu’dan bakan bir müstagrip. Her iki kimliği kesinleyen bir sınır tanımaz düşünce ya da çok sevdiği bir deyişle “geniş bir tecessüs.” Hem Ümrandan Uygarlığa giden, hem de Kültürden İrfana dönen bu yolda ve ‘“kendi semasında tek yıldız” (Hürriyet Gösteri, Eylül 1989.)
ALEXANDRE DE GROOT (Hollandalı oryantalist)-İslam’ın liberal mirasını devam ettirdi
“Onun fikirleri, sosyal adalet, dini serbestiye, ilerleme inancı, hümanizm, özgürlük aşkı ve milliyetçiliği kapsayan eski moda bir liberalizm ile derin bir bağlılıkla elele giden İslam’ın kültürel mirası üzerine oturur.”
Cemil Meriç’in büyüklüğü melez ve çoğul kimliğindedir
Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük dönüşümün yarattığı bunalım, tartışma ve diyalog yoluyla müşterek bir kültür ekseninde çözülebilir. Bu çözümü engelleyen, aydınların hâlâ kendi mağaralarından çıkmalarını veya fildişi kulelerinden inmelerini engelleyen taassup. İdeolojik bakış açısının getirdiği eksik ve çarpık bakış açısı, hayatın ve hakikatin bütünüyle görülmesini engelliyor. Halbuki hayat ve hakikat, uçları ve kutupları da
görerek anlaşılabilir
Cemil Meriç, aydınlara önerdiği diyalog, diyalektik düşünme ve münakaşada kaybedenin kazanacağı ilkelerini kendi fikri serüveninde tatbik etmiştir. Böylece melez ve çoğul bir kimliğe sahip olmuştur. Meriç, belki de herkesin az çok sahip olduğu bu kimlik özelliklerinden kompleks duymayarak tabiileştirmiştir. Bu durum, bir şahıs için psikolojik açıdan trajik bir süreç olmakla beraber, melez ve çoğul bir kimliği mümkün kıldığı ölçüde sosyolojik açıdan yaratıcı bir dinamiktir. Meriç kendi konumunu şöyle anlatıyor:
“Benim trajedim şu birkaç satırda: Sevebileceklerim dilsiz, dilimi konuşanlarla konuşacak lakırdım yok. Yani dilimle, zevklerimle, heyecanlarımla, yarımla ‘Büyük Doğu’ kadrosundanım. Düşüncelerimle, inançlarımla ‘Yön’e yakınım. Bu bir kopuş, bir parçalanış.”
Meriç, dostluklarında da, okur yazarken de Türkiye’deki bütün düşünce ekolleriyle ilgilenmiştir. Mesela MHP’nin Alpaslan Türkeş’ten sonra en önemli isimlerinden ve kurucu babalarından Dündar Taşer’le sık sık sohbet etmektedir. Öyle ki MHP’ye üç hilalli bayrağı öneren odur. Yine milliyetçi camianın en ciddi akademisyeni Erol Güngör’ü yakından takip eder. Keza ulusalcı bir isim olarak Atilla İlhan’ı ilgiyle takip eder. Solun efsanevi isimlerinden Kerim Sadi’yle dosttur. Solun özgün isimleri Kemal Tahir’i, Hikmet Kıvılcımlı’yı özel olarak takip eder. Said Nursi’yi okur, üzerlerinde çalışmaları için akademisyenlere tavsiye eder. Mahir Çayan ve arkadaşlarının başına gelenlere hayıflanır. Bu örnekleri hem yaşadığı dönemden hem de tarihten çoğaltmak mümkün. Fakat yaşadığı dönemde bu ilginin karşılığını aldığı söylenemez.
“Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogdan kaçıyor. Küskün. Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış! Peki siz basın’ Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz’ Neye ve kime?”
Bu taassup anlayışı zamanla katılığını yitirse de, kültürel bir kod olarak hakimiyetini devam ettiriyor. Meriç, bu yüzden farklı grupların müştereken yaptığı işlere çok kıymet veriyor ve destekliyor. İletişim yayınlarının Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi ile Tarih ve Toplum Dergisi’nin yayınlanması gibi. Aydınların fildişi kulelerinden çıkıp birbirleriyle konuşmaları, taassubun sona erişini müjdelemektedir.
Meriç, bu taassubun Türk burjuvazisinin güçsüzlüğünün kaynaklandığını düşünmektedir. Bu güçsüzlük, aydınların burjuvaziyle beraber eleştirel bir rol oynamasını engellemektedir. Meriç, üzerinde çalıştığı Fransız Devrimi sonrası modern zamanların ruhunu erkenden çözen Saint Simon’un üretici sınıfların önünün açılması perspektifini paylaşıyor. 1970’lerin iç savaşa benzeyen şiddet ve anomi ortamına bu tarihi çerçeveden bakan Meriç, karamsar değildir.
“Şair ‘çok karanlık geceler pembe şafaklarla biter’ demiş. Dünyada dikensiz gül bahçesi yok. Toplumumuz asırlardan beri büyük tehlikelerle karşı karşıya. Asırlardan beri ne badireler atlatmışız. Büyük facialar, büyük ihanetler görmüş ve her imtihandan yüz akıyla çıkmış bir milletin çocukları bedbin olamazlar. Hayatın kanunu: kavga. Başını kuma gömmek delilik, küçük tehlikeleri azmanlaştırmak hamakat. Karamsarlık en büyük düşman. Belki hastayız, bocaladığımız bir hakikat. Ama unutmayalım ki, insanlık bütünüyle çıkmazdadır, bir değerler buhranı içinde çırpınıyor. Bence, bir kıyamet arifesinde değiliz. Bir büyüme sıtması, o kadar.”
Meriç, Fransız Devrimi ve sonrasında yaşananları esas alarak diyalektik bir anlayışla çatışma ve kavganın arkasındaki dinamikleri dikkate alıyor. Karamsarlığa kapılmadan “büyümenin” yarattığı sıkıntılara ve dünyadaki buhrana dikkat çekiyor. Bu noktada aydınlara ve siyasetçilere özel bir sorumluluk düşmektedir. Siyasetçilerden beklenen rolü, Cemil Meriç şöyle tanımlıyor:
“Teenni ve tesamuh. Politika, bir yerde, uzlaşmaktır. Kinin ne lüzumuna inanıyorum, ne meşruiyetine. Hatalar hakaretle düzeltilmez. Fedakârlık büyüğe düşer, büyüğe ve haklıya. Politika ve aksiyon adamlarının en zayıf yanı düşünce adamını küçümseyişleridir. Beyinle kol, nazariye ile aksiyon el ele vermedikçe, toplum sıhhate kavuşamaz. Heyhat...felaketler tarihin en büyük uyarıcısı.”
CEMİL MERİÇ İÇİN NE DEDİLER
Ali Bulaç Her fikirden insanı etrafında toplamıştı
“O, bize özellikle şunları anlatmaya çalışıyordu:
Medeni toplumlar gibi biz de kendi geçmişimizi öğrenmeli, başkalarının da geçmişini tanımalıyız. Sömürgeciliğin ön-keşif kolu oryantalizmi eleştirmemiz yetmez, bizlerin de onlar kadar araştırmamız ve öğrenmemiz gerekir. Biz bu yüzyılın başında feci bir “hafıza ameliyatı”na uğramış talihsiz bir toplumuz. Geçmişle aramızdaki bütün köprüler atılmış ve her fırsatta karşıdan karşıya geçmeye çalışırken derin sularda at değiştiriyoruz.
Bugünkü fikri, ideolojik ve siyasi kamplaşmalar yolumuz üzerinde kurulmuş tuzaklardır. Bu ülkede sağcı-solcu, ilerici-gerici değil, yabancılaşmışla yabancılaşmamış aydın var. Zengin bir ümranımız varken, uygarlığı seçtik. Ama bir türlü son bulmayan arayışımız, bize kültürden irfana gidecek yolları işaret etti. Hepimiz özgürleşmeliyiz. Fikrin “kuduz köpekler gibi kovalandığı bir ülkede” düşünce, sanat, şiir, irfan ve bilgi neşvü nema bulacak elverişli ortamı bulamaz.
Diyalogdan korkmamalıyız. Cemil Meriç’in en büyük arzusu, her kamptan düşünen, araştıran, namuslu insanların kafa kafaya verip çıkış yollarını birlikte aramaları idi.
Bu samimi tavrı, ona çok az kimseye nasip olacak payeler bahşetti. Kaç kişi öldüğünde bu ülkenin sağcısı, solcusu ve Müslümanını kendi kişiliği etrafında toplayabilmiş? Kaç kişiye aynı anda kitapları sağcı, solcu ve Müslüman olarak tanımlanabilen yayınevleri tarafından severek basılma onuruna nasip olmuş?”
Zeynep Sayın Siyasal felaketlerden kaçınma adına çok önemli bir yazar
“CEMİL Meriç okuduğunuz zaman bir başkasını öteki olarak konumlandırmanız, bir farklılığı öteki olarak kimliklendirmeniz ve onu düşman ilân etmeniz mümkün değil. Düşman deyince tabii karşı mit alıntılamak zorunda kalıyorum. Malûm karşı mit, siyasalı belirleyen şeyin, dost ve düşmana ilişkin yapılan ayrım olduğunu söylüyor. Dost ve düşman olana ilişkin ayrım ne demek? Ya bizdensinizdir ya da onlardan. Ya içerdesinizdir ya dışardansınızdır. Şimdi, Cemil Meriç ne içerde ne dışarıda, hem içerde hem dışarıda, hem bizden hem onlardan. Ben, Cemil Meriç’in büyüklüğünün buradan kaynaklandığını düşünüyorum. Melezliğinin buradan kaynaklandığım söylüyorum. Ve Cemil Meriç’i melez ve çoğul bir kimlik olarak konumlandırmamızın önemli olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de siyasal felaketlerden kaçınma adına çok önemli bir yazar.
Özetle, Cemil Meriç’in çok katmanlı, çoğul ve melez bir kimlik olduğunu düşünüyorum. Ve bütün yazılarında da bunu vurguluyor Cemil Meriç. Hıristiyanlık sözkonusu olduğunda bunu vurguluyor. Zerdüşt olmadan anlaşılmaz diyor, böyle birşey olamaz. Alman romantisizmi, Hint olmadan anlaşılmaz diyor. Ve Hindistan’dan İran’a, Fransa’dan Almanya’ya bütün ülkelerin ve bütün kültürlerin, bütün kitapların aslında çok katmanlı ve melez olduğunu Cemil Meriç, vurgulaya vurgulaya bitiremiyor. Bunu ne kadar konumlandırsak ve biz de bunu ne kadar vurgulasak bana azdır gibi geliyor.”
Uçtakiler de dahil her fikir saygıdeğer
Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük dönüşümün yarattığı bunalım, tartışma ve diyalog yoluyla müşterek bir kültür ekseninde çözülebilir. Bu çözümü engelleyen, aydınların hâlâ kendi mağaralarından çıkmalarını veya fildişi kulelerinden inmelerini engelleyen taassup. İdeolojik bakış açısının getirdiği eksik ve çarpık bakış açısı, hayatın ve hakikatin bütünüyle görülmesini engelliyor. Halbuki hayat ve hakikat, uçları ve kutupları da görerek anlaşılabilir. O yüzden uçtakiler de dahil olmak üzere, her fikir saygıdeğer. Bu da cemaatçiliği tahrik ederek fanatizme yol açıyor. Anlama ve anlaşmak için yapılabilecek tartışmalar, anlaşmamak için bir ilkel bir ideolojik kavgaya, yani sloganlara dönüşüyor. Muhatabının cümlesini dahi dinlemeden, kullandığı kelimeye göre siyah ve beyazdan oluşan kutuplara yerleştiren yarı aydınlar, tartışmaları bir kör dövüşüne döndürüyorlar. Siyah ve beyaz dışındaki renkleri dile getirmenin bile cesaret istediği bu ağır hava, siyaseti de çözümü üretemez hale getiriyor. Anayasa Mahkemesi’nin bütün tartışmalar ve eleştirilere rağmen, AK Parti’ye yönelik kapatma davasında açtığı üçüncü yol, aslında Türkiye toplumunun çoğulcu yapısının hukuki alandaki bir tezahürü olarak görülebilir. Artık bu çoğulcu ve melez yapının, siyaset ve kültür dünyasında da ortaya çıkması ve taassup mağaralarını yıkması mümkün. Bu bağlamda, Cemil Meriç’in kimlik, yöntem ve üslubu aydınlara müşterek bir yol oluşturmaları bakımından emsal teşkil ediyor. Meriç’in son zamanlarda adeta yeniden keşfedilmesi, işte bu toplumsal ve kültürel ihtiyaca cevap veriyor olmasındandır.
Hayatın kanunu: Kavga. Başını kuma gömmek delilik, küçük tehlikeleri azmanlaştırmak hamakat. Karamsarlık en büyük düşman. Belki hastayız, bocaladığımız bir hakikat. Ama unutmayalım ki, insanlık bütünüyle çıkmazdadır, bir değerler buhranı içinde çırpınıyor. Bence, bir kıyamet arifesinde değiliz. Bir büyüme sıtması, o kadar.” Cemil Meriç
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız