Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 279 Üye Adayı ve 15 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Karakutu.com-Kültür Sanat: Karakutu Forum

Töremeyesiceler...


Töremeyesiceler...
Sayfa 1, 2, 3, 4  Sonraki
 
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar
Yazar Mesaj
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 7:31 pm    Mesaj konusu: Töremeyesiceler... Alıntıyla Cevap Ver

Rauf Tamer'in "O kafa" sı veya Emre Aköz'ün "Dnglk" ları ya da rahmetli annemin deyimiyle "Töremeyesiceler" 'devamları olmasın' anlamında kullanılan bir Sivas kelimesi;

"Bu bir siyasal olaydır!.."
Ahmedinecad'ın "Bu bir siyasal olaydır" deyişini yeterince değerlendirdik mi dersiniz?.. Sanmıyorum.
"Bu bir siyasal olaydır!.."
Hangi olay?..
Sultanahmet'te imamı dahi kızdıran gösteriler arasında Cuma namazı kılınması!..
Türk halkı, Türk medyası farkına varmaz belki diye, adam bağıra bağıra uyarıyor.. "Bu bir siyasal olaydır!.." Uyandık mı peki?.
Hayır..
Lafın altını deşen yok..
Sultanahmet Camisi'nde Cuma namazı kılınması ne demek?..
Önce, Ahmedinecad açısından yaklaşalım..
Sembolizme bakar mısınız?..
İslamda fütuhatın simgesidir, Cuma namazı.. Bir yeri fethettiniz mi, orada Cuma namazı kılarak damgayı vurursunuz..
İran Devlet Başkanı, Osmanlı'nın payitahtında "Yaşa, Varol" alkışları ve tekbir sesleri arasında Cuma namazı kılınca, Şah İsmal'in intikamını almış oluyor bir yerde..
Romantik bir simge.. "Vay akıllı" der geçersin..
Ama onun ötesi var.. Bizi asıl ilgilendiren.. Orada sıkı durun şimdi..
Bu ülkenin haber alma servislerinden biz de haber alırız zaman zaman.. Hele de sızdırmak istiyorlarsa..
İstanbul'a işkence çektirdiler ya, iki gün..
Efendim, Türkiye'de 30 canlı bomba takip ediliyormuş.. Mersin'deki bunların üçüncüsü.. Yani daha 27 tane var.. Kuvvetli ihbar alınmış ki, Ahmedinecad'ın gelişinde bu canlı bombaların biri, ya da birkaçı harekete geçecek.. O zaman en yoğun önlemler alınmış, halka işkence etmek pahasına..
Ahmedinecad'a Türkiye'de suikast dünyayı karıştırır, bizim de başımıza büyük dertler açardı. Tamam..
O zaman ilan edersin. Önlemleri, kapanacak yolları bir gün önceden duyurur, halkı uyarırsın.. Yola çıkmazlar.. Artı.. Ambulansların da yolunu kesmezsin..
Yapılan halkı hiçe saymaktır. Halka "Kul" muamelesi yapmaktır. Bir zihniyet itirafıdır. Hey gidinin demokrat (!) yorumcuları hey..
Asıl önemlisi..
Niçin İstanbul?..
Hazret Anıtkabir'e gelmiyor.. Gelmezse gelmesin. Onu Ankara'dan kaçırmanın alemi var mı?..
Var!.. Tabii var!..
Anıtkabir'e gitmeyen Ahmedinecad, Cuma namazını Ankara'nın Anıtkabir'e karşı tepesindeki Kocatepe Camisi'nde kılmaya gitse, neler olurdu düşünebiliyor musunuz?..
Ankara'da olmuyorsa, ciddi canlı bomba tehditleri varsa, adamı İstanbul'a bu ülkenin en kalabalık, en kozmopolit, güvenlik önlemlerinin en zor alındığı kente mi yollarsınız?..
ABD Başkanı Carter, Begin ve Arafat'la Washington'da değil, New York'ta da değil, üzerinde kuş uçsa haberinin olacağı çok iyi korunmuş Camp David'de buluştu..
Gül niye, mesela Gökova'da bir koyda buluşmaz?.
Buluşmaz çünkü o zaman planlanan siyasal olay gerçekleşmez..
Davetin gününe bakar mısınız?..
Cuma?.. Tesadüf mü?..
Peki yeri?..
İstanbul.. Tesadüf mü?..
Önemli olan herhangi bir camide herhangi bir namaz değil..
Mesele namazı önceden organize edilmiş insanlarla dolu bir cemaatle kılmaktır. Cuma tercihinin sebebi budur..
Sultanahmet ise Osmanlı payitahtının en büyük simgesidir ve organize cemaate çok yakın konumdadır..
Aptallık ölçüsünde saflığın alemi yok.. Plan, Osmanlı payitahtı özlemi içindekilerin Sultanahmet'te bir Cuma namazını, bir siyasal şova döndürme düşüncesidir ve başarıya ulaşmıştır..
Başarıya ulaştığını da, işin farkına varmayan kalmasın diye Ahmedinecad ilan etmiştir..
"Bu bir siyasal olaydır!.."

Hıncal Uluç
Sabah, 22,08,08


En son tiananmenian tarafından Cum Ağu 22, 2008 7:48 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 7:46 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar!

Eminim özellikle kadınlar tayfası bu adamı ve söylediklerini çok iyi hatırlıyordur, Tekbir Giyim'in sahibi, üç eşli Mustafa Karaduman'dan bahsediyorum. İslami çevreleri de çileden çıkaran şovlu tesettür defilesinin ardından gazetecilerle konuşmuş ve söz 'sözde' üç evliliğine geldiğinde ise "Üç karımla yaşıyoruz, kime ne?" diyecek kadar edep sınırlarını aşmıştı. Beyefendi hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nda bir ihbarla açılan davadan şaşırtıcı bir sonuç çıktı: "Birden çok kadınla resmi evlilikle yaşamanın hukukumuzda mümkün olmadığı, çok eşli yaşamayı kısıtlayan yasal hüküm bulunmadığı, şüphelinin dini nikah yaptırıp üç kadınla bir arada yaşadığına dair beyanının ve toplumu özendirme tarzında demecinin bulunmadığının anlaşıldığı..." Önce sinirim bozuldu. Bir an, salisenin onda biri bir an için, aynı anda birden çok kadınla evlenmenin önü açıldı diye düşündüm. Ama sonra kazananın İslami usullere göre evlilik değil, POLİGAMİ olduğunu anlayınca rahat bir nefes aldım. Belli ki Mustafa Bey, muhabir arkadaşlar önündeki rahat 'benim şeyim değil' havalarını bırakıp, "Resmi nikahlı eşim dışındakiler sevgilimdir sayın hakim bey" demiş. Kızlar korkacak bir şey yok. Devlet zaten kimin kaç sevgilisi olduğu ile (şükürler olsun ki) ilgilenmiyor. Yani yaşasın poligami!

Rahşan Gülşan

Sabah, 14,08,08

Kadının sevindiği mevzuya bak, yaşasın poligamiymiş? Ağzımı bozacağım akşam akşam olmayacak şimdi, Aklımın geri kalanlarını köşe yazarlarından koru Yarabbi!...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 8:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Citius altius fortius falan

Michael Phelps...

7 altın aldı.

Bir Türk dünyaya bedel.

Adam tek başına 7 Türkiye!

*

Haşemayla bu kadar yüzülüyor.

*

Takunyayla anca ne kadar

koşulduğunu da atletizmde gördük.

70 milyon, 1 Elvan çıkaramadı.

*

Güreşçilerimizin sırtı yara oldu yere yapışmaktan... Boksörlerimizi döve döve öyle eskittiler ki, memlekete döndüklerinde anneleri bile görünce tanıyamayacak... Tek tesellimiz var; okçularımız yanlışlıkla birbirini vurmadı! Buna da şükür.

*

Bakın bir liste vereyim size...

2004 Atina.

3 altın, 3 gümüş, 4 bronz aldık.

2000 Sidney.

3 altın, 2 bronz.

1996 Atlanta.

4 altın, 1 gümüş, 1 bronz.

1992 Barcelona.

2 altın, 2 gümüş, 2 bronz.

1988 Seul.

1 altın, 1 gümüş.

1984 Los Angeles.

3 bronz.

*

Altın madalya alamayıp, İstiklal Marşımızı dinletemediğimiz son olimpiyat, taaa 1984 Los Angeles'tı.

*

24 sene geriye gitti Türkiye.

*

Hem altın alamadık, hem de 11 devşirmeye rağmen, toplam madalya sayımızda dramatik bir düşüş var... Eğitim, sağlık, sigorta, emeklilik reformlarını biliyordunuz; işte bu da spor reformunun sonucu!

*

Kadrolaşmanın hızını alamayıp, federasyon başkanlarını bile "benden olanlar, benden olmayanlar" diye ayırırsan, olacağı budur... İnşallahla maşallahla olsaydı, Suudiler toplardı bütün madalyaları.

Yılmaz Özdil

17,08,08

Oy, oy, oy, amcamız olimpiyatlardan dahi hükümete geçirecek sonuçlar çıkarmış, üstlelik haşema'yı da araya alarak, böylesi bir sosyolojik bakış açısı da Hürriyete yakışır hani, alkış! Aydın Doğan'lar kovalasın seni ne diyeyim...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 8:15 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Göbeğini kaşıyan adam...


O göbeğini kaşır.

Göbeğinin tombik olması ona mutluluk verir, çünkü bu yaşamın tadını çıkarttığı anlamına da gelir.

Ayağını altına alıp oturur.

Elinde bayraklarla yürüyen kadınları görünce "Ne vınaklıyo bunlar len..." diye kızar.

"Haberleri" sevmez.

O "Ti-Vi eğlence programına" bakar.

Dünyada neler olup bittiği konusunda, bildiği tek dış politika yorumu "İngiliz yaman olur" görüşüdür.

Kitap okumaz.

Çok da gerekiyorsa "Bi bakıver kitap ne diyor?" diye sorduğu bir "hoca"sı vardır.

Gazete bilmez.

İlgi duyduğu tek gazete, turşu kavanozlarının altına serdiği geçen senenin gazetesidir.

Liderlerle ilgili en kapsamlı düşüncesi "Müslüman adam", demokrasi ile ilgili tek fikri ise "Çalsın ama iş yapsın"dır.

Sonra göbeğini kaşır...

*

İşte; Tayyip Erdoğan’ın bir anda "Her şey için sandık" derken, güvendiği adamdır o...

Büyük kentlerde her partiden, her yaştan, her meslekten, her görüşten, her kesimden milyonlar meydanlara dökülürken... Eski-şimdiki cumhurbaşkanları, üniversiteler, akademisyenler, yüksek mahkemeler, askerler, sivil demokratik örgütler "endişelerini" dile getirirken... Dünya medyası "Türk halkı siyasi İslam’a dur dedi" kanaatine varırken...

Tayyip Erdoğan’ın güvendiğidir o:

Göbeğini kaşıyan adam...

*

Atatürk’ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken...

Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler.

Ve sandık ortaya konulduğunda...

Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur.

Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise, orada demokrasi olmaz, olamaz...

Tayyip Erdoğan işte ona güvenir:

Göbeğini kaşıyan adama...

03,05,07 Hürriyet

Bir başka Hürriyet kalemşörü, aman sabahlar olmasın...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 8:50 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yazarların en cesuru

Kim ne derse desin, medyanın en cesur ve en yaratıcı yazarı:

Ertuğrul Özkök.

Ben de onun yönettiği bir gazetede çalıştığım için, kendimi acayip şanslı hissediyorum. Galiba ben annemin, babamın, patronumun, kısacası bana bir tür rol model olan insanların, benden ileride insanlar olmasını istiyorum. "Vay be!" diyeyim, şaşırayım, işte Özkök öyle bir adam, insanı, o da ya da bu şekilde hep şaşırtıyor. Algıları çok açık. Sinir uçları da. Kendini yenileyen ve en önemlisi sürekli yeni şeyler deneyen biri. Sınırları zorluyor. İnsanların "Yazılır mı canım?" diye tereddüt ettiği şeyleri cırt yazıyor.

Korkusuzca.

"Elalem ne der?" diye düşünmeden.

Bilmiyorum insan bu duruma nasıl geliyor?

Belki yaş.

Belki hat safhada kendine güven.

Belki bir miktar şuursuzluk.

* * *

Katılmadığım yazıları olmuyor mu?

Oluyor.

Ama bakış açısını hep yaratıcı, farklı ve ilginç buluyorum.

Ben onun bir çığır açtığını düşünüyorum.

Kim ne derse desin, medya onun zamanında müthiş virajlar aldı, başka bir yere sıçradı. Eleştirilecek bir sürü şeyi de vardır ama tekrar ediyorum kendimi çok şanslı hissediyorum.

Çünkü kendine "dana" diyebilen bir adamla çalışıyorum!

Kendisiyle dalga geçebiliyor, alay edebiliyor.

Kaç kişi bunu yapabiliyor söyler misiniz?

Mümkün mü medyada çalışan, yazı yazan, burnu düşse yere almayacak insanların, kendilerine "dana" demesi, yaşlanıyor olmalarıyla dalga geçmesi...

Her hafta iki insanla röportaj yapıyorum, bir sürü insana röportaj teklifi götürüyorum, o zaman bile fark ediyorum, alışılmışın dışında sorulara, hatta fotoğraf çektirmeye bile çekiniyor insanlar, istiyorlar ama korkuyorlar, hep o kalıplar, hep "Biliyorsun nasıl bir ülkede yaşadığımızı, isterim ama yakışık almaz"lar, "İnsanlar ne der sonra"lar...

Ama işte Özkök, kendine "dana" diyebiliyor.

Dünkü gibi geyik bir yazı kaleme alabiliyor.

"Air Force One"a "Air Fuck One" bile diyebiliyor, bunun esprisini yapabiliyor.

Daha ne olsun?

Bence müthiş.

Bir sürü insan "Bu adam delirmiş!" diyebilir, bu tür yazıları seviyesiz bulabilir, ama kendisini bu şekilde konumlandırabilen biri, saygımı kazanıyor...

Ve tabii hayranlığımı...

Kiminle dans ettiğini bileceksin

Günlerdir yazılıp çiziyor Latife Tekin'in Karabük hadisesi...

Allah aşkına böyle bir "komedi" olabilir mi?

Ne biçim bir organizasyon bu...

Hiç mi araştırmıyor bu belediye, davet ettiği edebiyatçıyı...

Kimdir bu kadın, kafayı nelere takar, neler düşünür, neler yazar...

Affedersiniz ama bu kadar salaklık olur mu?

Latife Tekin tamam edebiyatçı ama gayet siyasi bir edebiyatçı.

Her röportajında siyasi mesajlar var.

Ve gayet tutarlı.

Fikirleri bir oraya, bir buraya gitmiyor.

O yıllardır aynı şeyi savunuyor.

Bir kere türbana karşı.

Sonra çevreye fevkalade duyarlı biri, iki lafından biri çevre, dünya, doğa.

Nükleer Santral lafına da tahammülü yok.

E, sen o zaman niye çağırıyorsun böyle bir kadını, o gelecek bunları anlatacak, önce edebiyat konuşacak, sonra laf lafı açacak...

Bu kadar zor değil ki bunu öngörmek.

Çağırma kardeşim.

Çağıracaksan da, bu terbiyesizliği yapma.

Hele hele "Gelmeden birahanaye gitmiş, bira içmiş, alkollüydü ondan o kadar sert tepki gösterdi" deme...

Tavuklar güler...

Bir tarafı rezalet, bir tarafı sefalet!


02,08,08 Hürriyet

Ayşe Arman yıkama yağlama hizmetleri A.Ş. bu faaliyetlerinin ardından günah çıkarma icraatında bulunma zahmetine de katlanır mıydı? Evet diyoruz ve kendisini en yakın zaman da mümkün mertebe uzaklarda görmek istediğimizi buradan beyan ediyoruz...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 9:04 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Köşe yazarı nasıl olunur?


"KÜÇÜK Hanım"ın canı gazeteci olmak, yazı yazmak istiyormuş, ne yapsın?
Bize göre en doğrusunu yapmış, yazılarını Hıncal Uluç'a vermiş:
"Ben mesleği öğrenmek, haber yapmak, koşmak, masaların üzerinde sürünmek istiyorum; beni harcayın, köpek edin!" demiş...
İçini, ne kadar içtenlikle dökmüş değil mi?
Ya adam seçimindeki isabet!
Hıncal Uluç, sağ olsun kızcağızı fazla köpek etmemiş, "Gel benim köşemde takma isimle yaz!" demiş...
Bir hafta, iki hafta, üç hafta; bir bakmış yazısı Hıncal'ın köşesinde "Sevginin Günlüğü" diye yayımlanmış...
* * *
O gün bugün talihi açılmış, herhalde başta Hıncal Uluç, elini tutan "Yürü ya kızım!" demiş ki, çok yol almış çokkk!
"Küçük Hanım" eskilerin deyimiyle, Hıncal Uluç'a medyunu şükran, "Onu sırtımda Kâbe'ye götürsem hakkını ödeyemem!" diyor.
Buyurun bakalım, hac kontenjanına iki kişilik yer daha ayırın, "Küçük Hanım" iki büklüm Hıncal Uluç sırtında, malum kahkahalarını atarak hac yolundalar. Başlarına bir kaza gelmese de...
* * *
ŞİMDİ şakayı bırakalım da, her güzel, zeki kız yazılarını Hıncal Uluç'a gönderse olur mu?
Hiç olur mu? Bu işler bu kadar ucuz mu?
Ya nasıl olacak?
"Bu dünyada doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanla karşılaşacaksın!"
Bir de bu işlerin ya erbabı olacaksın ya da erbabını bileceksin!
* * *
SONRA gel zaman git zaman "Vatan"dan teklif gelmiş, o da kalkmış gitmiş. İş görüşmesini Haşmet Babaoğlu yapmış. İş miş derlerken mercimeği fırına vermişler.
Ama günahına girmeyelim, Haşmet Babaoğlu, alışılanın dışında, kızımıza asılmamış...
Tam tersi olmuş, kızımız Haşmet Babaoğlu'na asılmış. Asılmış ama tam dört ay...
Haşmet Babaoğlu dört ay kaçmış, hanım kızımız da dört ay asılmış, kovalamış, sonunda teslim olmuş...
"Hiç de pişman değilmiş!..
Eğer ısrar etmeseymiş, adam elden gidermiş, öyle diyor. Şimdi iki yıldır beraberlermiş...
Aralarında 24 yaş fark varmış, lakin çok şeyde uyuşuyorlarmış. O yaşı gereği hiperaktifmiş, Haşmet Babaoğlu ise Boğa burcu, oturaklı adammış. Onu zaptetmeye çalışıyormuş, patlatıyormuş kafasına bir tane otur aşağı diye?
Peki Hıncal Baba'sı bu "seviyeli birliktelik"e ne diyormuş ya da ne demiş?
Gülmüş, hanım kızımıza "Seni iş için yolluyoruz, yaptığın işe bak!" demiş... (x)
Sanki bu iş değil?
* * *
DİYECEKSİNİZ kim bu?
Kim bu "Küçük Hanım" ya da hanım kızımız?
Ayşe Özyılmazel...
"Sabah" gazetesinin eki "Günaydın"ın köşe yazarı...
Biz "Gazetecilik, köşe yazarlığı meslek değildir" dediğimiz zaman tepesi atanlara saygıyla sunarız.
Gazetecilik, köşe yazarlığı "meslek" değil, iştir iş!
Nasıl iş?
İşte böyle bir iş!
Sinemanın kadın, kız oyuncularına yakıştırılan hoş olmayan bir deyim vardır:
"Onların yolu, yönetmenin yatak odasından geçer!" diye...
Artık bu iftiradan vazgeçsek iyi olacak...

Hasan Pulur, Milliyet, 01,10,06

Bu da mesleki eleştirinin geldiği son aşama, Aydın Doğan, Aydın Doğan, sen neymişsin sen, kafayı yedik biz vallahi senin yüzünden...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 9:26 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Dinle beni bre gafil Müslüman

SEN beni "Kafir oldun", "Deccal oldun", "Salman Rüşti oldun" falan diye terörize ederek susturacağını mı sanıyorsun?

Senin idraksiz, şuursuz ve saplantılı dindarlığının ürettiği bu şapşal ithamlardan tırsıp, o "17 günahsız küçük kız"ın hesabını soramayacağımı mı zannediyorsun?

"Aman bunların çarpık dindarlığına ses etmeyeyim... Aman tekere çomak sokmayayım... Yoksa bana Salman Rüşti derler" diyerek köşeme çekileceğimi mi sanıyorsun?

Nasıl ki...

Bazı aşırı laiklerin, içinde "Kuran kursu" geçen her olayda, meseleyi bir "insanlık meselesi" olmaktan çıkarıp, "Bu çağda Kuran mı öğrenilirmiş?" noktasına taşımasına şiddetle karşı çıkıyorsam...

Senin sorumsuzluğuna, vurdumduymazlığına, ahlaksızlığına, çarpık kader anlayışına da şiddetle karşı çıkacağım elbet...

* * *

Galiba sen beni 17 küçük kızın ölümünün sorumluluğunu, "Bütün suç tüpçüde!" şeklindeki manşetiyle tüpçüye yükleyen, ahlaksızlığı kendisine şiar edinmiş "Vakit" tayfasındakilerle karıştırıyorsun...

Sakın karıştırma!

Unutma ki:

Onların işlerine ya "sütçü" karışır, ya "tüpçü"...

"Vakit" tayfasındakilerin "Hüseyin Üzmez vakası"nda neler yazıp çizdiklerini şöyle biraz kafanı çalıştırarak hatırlasana...

"İslam davası" adına küçük bir kız çocuğunun taciz edilmesine sahip çıkan zihniyet, "İslam davası" adına 17 küçük kızın enkaz altında can vermesini tabii ki "tüpçü"ye ya da "sütçü"ye yükler...

Onlardan başka ne beklenir ki?

* * *

Birileri çaresizlik ve yoksulluk içinde çırpınan köylülerin kızlarını, "Kuran öğreteceğiz" diye evlerinden alıp götürecek...

Ancak...

O kızların can güvenliğini sağlayamayacak... Barınma koşullarını yerine getirmeyecek... Doğru dürüst hiçbir önlem almayacak...

Sonra bir gün, sabah namazı vakti, kızların barındırıldığı bina korkunç bir gürültüyle çökecek...

17 kız o binanın enkazı altında can verecek...

Ve ben de, bu durum karşısında...

"Bu kızlar orada Kuran öğreniyordu... Namaza kalkmışlardı... Bu yüzden onlar şehit olmuştur... Ne mutlu onların anne ve babalarına" diye yazacağım, başka da bir şey yazmayacağım, öyle mi?

O kızlar şehit olmuş olabilir... Bu Allah'ın takdiridir... Ben bir şey diyemem...

Ben onlara "şahadet şerbeti içirmek" yerine...

Neden önlem alınmadığını, neden denetimsiz kurs açıldığını, neden izinsiz iş yapıldığını, neden koruma altında tutulan küçük kızların can güvenliklerinin sağlanmadığını sorarım...

Bunu yaparken de...

Ne "Bütün suç tüpçüde" diye İslami fırlamalıklara yüz veririm...

Ne de "Şehit oldular" tarzında metafizik rahatlamalara...

Ben hesap sorarım...

Çünkü bu benim hem insanlık, hem de kulluk vazifemdir...

* * *

Bir şey daha var ey gafil Müslüman...

Sen zannediyor musun ki...

Konya'nın o kuş uçmaz kervan geçmez bölgesinde "yurt" adı altında kaçak Kuran kursu açan o adamlar, salt "Kuran öğretmek" gibi kutlu bir işe soyunmuşlardır...

Sen zannediyor musun ki...

Adamların tek amacı, Allah rızasını kazanmaktır...

Eğer öyle olsaydı...

"Kuran öğreticiliği" gibi dokunulmaz bir gücü ellerine alıp, türlü çeşitli politik oyunlar çevirmezlerdi...

Sen "Süleymancı" denilen grubun kaç liderinin, kaç partiden milletvekilliği kaptığını biliyor musun?

Düne kadar Demirel'in, Mesut Yılmaz'ın, Erbakan'ın listelerinin en tepesine oturan bu adamların, şimdi AKP listelerinde yer bulabildiğinden haberdar mısın?

Küçük köylü kızlarının cesetlerinin üzerinden yürütülen bu kirli güç mücadelesine neden destek verecekmişim ki?

* * *

Bak, benim gafil mütedeyyin arkadaşım...

Bunları yazıp çiziyorum diye...

Sen benim için...

"Salman Rüşdi oldu", "Kafir oldu", "Deccal oldu" mu diyeceksin?

De birader, de...

Hiç gocunmam...

"Bütün suç tüpçüde" diye yazıp "İslam mücahidi" olacağıma...

Alınmayan önlemlerden zerre kadar söz etmeyip, sadece "Melekler cennete uçtu" ya da "Şehit oldular" diye etliye sütlüye dokunmayan başlıklar atıp, "Bu Ahmet Hakan ne kadar takva sahibi bir adamdır" diye takdir kazanacağıma...

Hesap sorarak...

"Deccal" olmayı yeğlerim...

Tamam mı? Anlaştık mı?


"Ben hesap sorarım..." Sor Ahmet Hakan sor, sen de hesap sor, meydan geniş sen de üfür borunu, "tezekten terazinin dirhemi zaten .oktur, baban da böyle idi babandan farkın yoktur" diye bir şeyler söylemiş Ozan Arif denilen faşist Giresunlu, fırsatın olursa bir arada ondan hesap sor...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Cum Ağu 22, 2008 9:53 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver



Turhan Selçuk, Cumhuriyet, 19,04,2006

Diyecek tek bir kelimem yok, Allah size layık olduğunuz herneyse onu bahşetsin...


En son tiananmenian tarafından Pzr Ağu 24, 2008 2:23 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Başa dön
Poe
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2005
Mesajlar: 2128
Nereden: Çevre'den

MesajTarih: Cmt Ağu 23, 2008 10:39 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Turhan Selçukson.
Başa dön
tu_ce
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jan 15, 2006
Mesajlar: 933

MesajTarih: Cmt Ağu 23, 2008 3:36 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Darbetör domuzcuk.
Başa dön
sabandal
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 25, 2006
Mesajlar: 717

MesajTarih: Cmt Ağu 23, 2008 8:38 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"AYNA KENDİNİ BİLMEZ."

MUHİDDİN ARABİ
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Ağu 24, 2008 2:41 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Bu başlık, içerisinde medyada rast geldiğim ve bana göre, tuhaf, yanlı, beş para etmez, saçma, aptalca, aşağılayıcı, bozuk, saldırgan ( liste uzar gider böylece ), gazete yazarlarının ürünlerinden oluşuyor. Ama lütfen bana Akit, Zaman, vesaireden de alıntı yap gibisinden yaklaşımda bulunmayın... Öncelikle, ben Akit ve Zaman gazetesi okumuyorum ( En son Ali Bulaç'ın Metallica konseri üzerine yazı serisini okumuştum. ) Günlük olarak takip ettiğim gazeteler, Sabah, Taraf ve Radikal. Diğer yazılar da net aleminde gözüme çarpıp aklımda kalanlar. Hıncal Uluç ilk başta yer alan yazısıyla bana ilham verdi, sonrası hafızamda yer aldığı kadarıyla ortaya döküldü, bu konuda sınır da tanımıyorum, mevzumuzun Akp yandaşlığı, İslamiyet sempatizanlığı, Aydın Doğan düşmanlığı gibi alt kategorilerle uzaktan yakından ilgisi yok. Ayrıca umuma açık bir başlık, dileyen dilediği yazı veya görsel objeyi ortaya koyabilir nihayetinde... Benim dünya görüşüm bu şekilde yansıyor ekrana, eylemlerimiz devam edecektir!..
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Ağu 26, 2008 12:05 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Spor yazarları ayrı bir familyadır, Kazım Kanat'tan Ömer Üründül'e kimi istersen seç, herhangi birinin yıllar içerisinde yazdığı rastgele bir yazısını al koy sayfaya anında kapak olur, en çok da ukalalıklarına hasta olurum hazretlerin, yine de sırf bir örnek teşkil etmesi açısından, bugün denk geldiğim ve muhtemelen bir daha da asla okumayacağım bir yazarın yazısı ile spor yazarları sayfasını kapatıyoruz, çok süzme bir örneğe rast gelirsem dayanamayıp yine sayfayı sporlandırabilirim o ayrı...

Mazeretim yok, asabiyim çok!

26/08/2008, Radikal, Feryal Pere



Japonların kare karpuzuna çok kızmıştım. Genlerle oynanması ödümü patlatır. Ancak gazetelerde kabuğu bildiğimize benzeyen, içi sarı olan bir yeni üretime Fenerbahçe karpuzu adının verilmesi, İtiraf 1: Çok hoşuma gitti! Ahalinin, içinden Fenerbahçe geçen her şeyi hâlâ sınırsızca alma isteğine bir başka derinlik! Ama yöneticimiz uyuyor mu? Bu karpuz lisanslı ürün mertebesine ne zaman yükselecek? Fenerium etiketi kabuğun neresine kondurulacak benzeri hayati sorunlarla uğraştım durdum! Gaziantep dolaylarında geçen olay sırasında da, hakemin karpuz sarı/ sen karpuzdan sarısan katkıları, daha ilk maçtan 4 sarı kartla ‘hayata’ adım atmak biraz canımı sıktı ama, bu mazeret değil.

22 delikanlının çıldırtıcı sıcakta karşılaşması da mazeret değil. Alexcağız bile mazeret değil diyor, ona da hep öyle dendiği için. Oysa iklime alışkanlık avantajı-dezavantajı diye bir şey var, normal hayat alanlarında. Ama mazeret değil birinciliğini, elbette Güiza’ya yapılan penaltı faslına vermeliyiz. Antep’e verilmeyen penaltı ise mazeret! Oysa, öyle olmasaydı böyle olmazdı, öğretilerek büyütülen neslim için çok basit bir gerçek var: Penaltı verilseydi, sonuca gidip gitmemesi önemli değil, atış yapılacaktı ve kalan dakikalar farklı bir örgüyle akacaktı. O zaman da çekilen çileler canım, gün olur geçecekti belki!!! Mazeret değiller de dahil olmak üzere, çetele senemin olduğunu önceden beyan etmiş idim, unutma-unutturma! Güiza yakında asli sevinç gösterisini unutursa, ona da tesellim hazır. “Kirpiklerini ok eyle/ vur kaleye/ güldür beni/ okçu kalmaksa niyetin”. Kejom’u kurtaramadım, onun da vicdan şeyiyle sana koruma bantları hazırliyciim. Fenerbahçe’nin olağan rakiplerinin oyunu da çok eleştiriliyor ama puan kayıpları yok. Sonradan çok önemli oluyor, bir bir sayılan puan eksikliğinde, çok sevdiğin birileri gönderiliyor, yeni yüzlere/seslere/ayaklara alışmak zaman alıyor.Tabi bütün bunlar mazeret değil. Yeni formasıyla, enine bir şıklığı tercih eden Gaziantepspor’u kutluyor, bu performansı her rakibine göstermesini diliyor, ancak ustaca sertliklerini mesela bir İsviçre asıllı hakem, bir Alman asıllı hakemden saklayamayacaklarını düşünerek, vakitlice uyarıyorum!!!

‘Bezdiren klasik’ lig başlangıcıyla hasret çekenleri buluşturan Fenerbahçe için bir mazeretsizlik katkısında bulunmak ister uslan artık (Gökhan) gönül; Deivid’in yokluğu da mazeret değil! Büyük büyük cümlelerde, yani bir ötekine/bir berikine/ bir yedektekine kaldıysa ohhoo kalıbı da hoşuma gider; çünkü futbol takımı iki yüz yetmiş asıl, üç yüz on altı yedekten kurulur! O yok, bu yok, mazeret mi?

Bütün bunları bilmekte iken bu asabiyet neden zalim kalem!

Belki de, çok başka konuda, bir gezi yazısında rastladığım o cümlede: “Bosna’da yaşayanlar, Fenerbahçe’yi çok güzel telaffuz ediyor!” O zaman, tatlı bir hüzünle, biraz ürkekçe, daha çok inanarak, yarın akşam düşüyor aklıma. Yarın akşam, Bosna’da da, pazar sabahı gene formalar giyerek dolaşılan Karacabey’de de, sıkı bir yağmuru bekleyen sıcaktan bunalmış her köşede de, sevinçlere vesile olsun. ‘Velev ki’ diyemiycim, yarın akşamın gerçekten mazereti yok. Yoksa seni ben bile kurtaramam Kanaryam!!!

Hatırla. Yakın geçmiş. Tanıdığın çimlerden yükselttiğin sevinçler. Sana ait yetenekler, vazgeçmemeler, dirençler, su gibi akan kanatlar, kalende bir özgüven, ileri hatta al da atlar. Yani kendine bir bak, göreceksin. Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde.
Velhasıl o rüya, duruyor yerli yerinde.
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Pzr Ağu 31, 2008 5:31 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yıllar boyu aşk, meşk, terkedilmek, düğün, nişan, aldatmak, adam, kadın, ilişki diye bir yol tutturdular gidiyorlar. İsimleri de enterasan, aşk doktoru, romantik isyankar, gamsız baykuş, gamalı haçın üzerinde ki kırmızı öpücük, vesaire, vesaire... Biri diğerinin kitabını almış, hatta sıkılmamış okumuş ve üstüne de zeytinyağı ile limon sıkıp köşe yazısı diye ortaya sürmüş...

Aşk doktorunun çaresizlik yazıları

Posta gazetesinin Aşk Doktoru Mehmet Coşkundeniz'in denemeleri, insanın aşk karşısında düştüğü çaresizliğe dokunuyor


15/10/2004, Radikal


HALİM BAHADIR

SEN GİT AŞK BANA KALSIN Mehmet Coşkundeniz, Neden Kitap, 2004, 160 sayfa, 2 milyon 900 bin lira.

Ne zaman aşkı yazmaya kalksam, elim ayağım tutulur. Bir süre öylece bakakalırım bilgisayar ekranına. Ve düşünürüm. Ne yazmak gerek aşk için? Ya da artık yazılmayan ne kaldı? Yoksa yazılanların tümü hiçbir anlam ifade etmiyor mu? Aşk anlatılmaz olduğu için mi aşk? Yüce bir duygunun adı mı yoksa insanın doğasına karşı verdiği bir savaş mı? Ten tutkusu mu? Kaybedeceğini bile bile savaş meydanındaki yerini almak mı? Bu dünyada sadece bir kişi için acı çekmek mi yoksa?

Aşkın kitabını yazan insanları düşünürüm bazen de. Pek az insanın yaşadığı hazları yaşadıklarını da. Ve de büyük acılar çektiklerini. Hayatlarının darmadağın olduğunu, bittiklerini. Ancak hiçbir zaman bunu kabule yanaşmadıklarını. Acaba aşk yüce gönüllerin işi miydi, yoksa sevilenle birlikte kendini de ortadan kaldırmaya cesaret edebilen delilerin marazi ruh hallerinin adı mı? İkisi birden olabilir miydi aşk?

Bir süre sonra yazı akmaya başlar. Sözcükler birbirine eklemlenir. Demek istediklerinin çoğunu diyemeyeceğini anlarsın. Ve biraz duralarsın. Ve şöyle bir yoklama çekersin kendi anılarına. Ey yazı yazan insan diye seslenirsin kendine. Sen ne yaşadın? Senin de aşkların vardır kuşkusuz. Ne oldu onlara. Senin aşklarının başına ne geldi? İlk kıvılcım nerede düştü ve nasıl? Âşık olduğun karakterler kimlerdi? Bir eksiğe mi gelip oturdu aşkların, yoksa kendi kopyana mı âşık oldun sen? Gemileri yaktın mı âşık olduğunda? Bir tane bile bırakmadın mı, ne olur ne olmaz diye? Başını kaç kez soktun bu derde? Pişmanlıkların var mı? Kayıplarına üzülüyor musun hala? Ve anlıyorsun ki soruların sonu gelmeyecektir. Anılara dalıp dalıp gitmenin de bir anlamı yok...
Ve sadete gelirsin bir süre sonra...

Masamın üzerinde bir kitap duruyor. Daha doğrusu sayfalarında uzun bir gezintiye çıktıktan sonra önüme koydum onu. Posta gazetesinin Aşk Doktoru Mehmet Coşkundeniz'in aşk üzerine denemeleri, 'Sen Git Aşk Bana Kalsın.'
Bazen insanı gökyüzüne, yıldızların yanına çıkaran bazen de yere indirip ayaklar altında paspas eden aşkla boğuşuyor Mehmet kitabında.
İnsanın aşk karşısındaki çaresizliğine dokunuyor. Bazen anılara doğru yolculuğa çıkıyor, bazense hiç bitmeyecek bir kara gecede sevgilinin özlemiyle parçalanan ruhuna ilaç arıyor.

'Ama'larla sevmeye kalkan sevgiliye sitem ediyor. Aşkın insanın kendi içinde filizlendiğini ve karşılıksız olduğunu haykırıyor. Aşkına karşılık arayanları değil, o aşka hiçbir şey beklemeden elini uzatacaklara sesleniyor.

Tanıdık, bildik sözcükler Aşkın labirentlerinde dolaşıp duruyor yazar. Çıkmak istemiyor oradan. Dışarıdakileri de kışkırtıyor labirentlere dalmaları için. Hayatın gizlerinin oralarda hissedilebileceğine vurgu yapıyor.

Yalın bir dille anlatmaya çalışıyor aşkı Mehmet. Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği satırlar akıp gidiyor kitabı okurken. Hepimizin, herkesin tanıdığı, bildiği, kullandığı sözcükler. Kısa kısa. İnsanın aşk karşısındaki halleri işte..
Ve sonunda bir yere varıyor sevgili Mehmet.
"Sen git" diyor, "aşk bana kalsın."

Ve doğru da söylüyor.

Aşkı hak etmeyen sevgiliye söylenmesi gerekeni söylüyor çünkü.
Aşka düşmüş, düşmeyi bekleyen ve o büyük acıyı yaşayanlara iyi gelecek bir kitap 'Sen Git Aşk Bana Kalsın'...

Efendim, denilecektir ki, bu bir edebiyat eseri midir?

Valla, aşkla başını sürekli derde sokmuş biriyim ve aklım henüz başıma gelmedi. Geldiğinde ona da bakarız. Bu arada kitabın ilk baskısı 50 bin ve de aşka talep çok iyi...
Başa dön
tiananmenian
KARAKUTU YAZARI


Kayıt: Jun 26, 2006
Mesajlar: 1426
Nereden: gebze

MesajTarih: Sal Eyl 09, 2008 2:21 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Günlük gazete almıyorum ama Ramazan münasebetiyle dükkanda vakit geçirmek adına tekrar gazete almaya başladım, genellikle Sabah gazetesi alırım, ancak minübüsçü dostlarımız sayesinde pek çok gazete de dükkana gelir. Daha çok spor gazeteleri ki at yarışı bültenleri sağlamdır ve Takvim, Güneş, Akşam, Posta gibi fındık fıstık o yeee gazeteleri okumayı tercih ederler. Bu gazeteler gün aşırı, bol magazin, no haş haş, no eroin, Ramazan dolayısıyla az Bodrum, az Zekeriya Beyaz diye takılıp giderken kendi evrenlerinde, bugün ki Posta gazetesi elime düşüverdi. Gündem malum, acar Başbakanımız ile kaşar medya patronumuz arasında alevera delavere, kim ala, kim vere, bir tartışmadır gidiyor ve çok sevgili en çok satan gazetemizin, bir zamanlar "O kafa!" adlı kitabını okuduğumuz ve başlığımızın en baş köşesine dayadığımız ismiyle müsemma Rauf Tamer başta olmak üzere, konu üzerine yaklaşımları dikkatimizi celbediyor anında. Politika yapmıyoruz, taraf da tutmuyoruz, bir gazete çalışanlarının, patronlarına methiyelerini ve olaya yaklaşımlarındaki yanlı tutumun izlerini sürüyoruz sadece. Gazete içerisinde magazin, ekonomi, spor, karı, kız, ilişki dalgası, sağlık, sıhhat, diyet, Ramazan sofraları, İslami mevzular, televizyon vesaire kısımlarını bir kenara bırakırsak altı adet serbest köşe yazarı mevcut; Rauf Tamer, konuşma ve yazma özürlü M. Ali Birand, sunuculuktan köşe yazarlığına terfi Güler Kazmacı, ismini ilk defa duyduğum Hakan Çelik, Yazgülü Aldoğan ve Ayşegül Aldinç. Sadece, köşe yazarı olduğunu varsayarsak eğer Ayşegül Aldinç bulaşmamış bu konuya. Peki O hariç geride kalan muhteremlerin 9 Eylül 2008 ( İzmir'in kurtuluş günü yani, Tuçe'ye selam yola devam ) itibariyle ortak mevzuları nedir? Aydın Doğan yalakalığı... Para elbette önemli bir mevzu, geçinmek gereklidir, eve ekmek, su götürmek lazımdır, falan filan. Burası Türkiye, olur öyle...

Diğerlerini geçiyorum, sadece "O kafa" nın sahibini örnek babından buraya aktarıyorum, bize bu medyadan daha çok ekmek çıkar şekerim...






9 Eylül 2008, Posta

Rauf TAMER


Tuhaf şeyler


Eğer Başbakan, kendisine karşı bir organize saldırı olduğu duygusuna kapıldıysa, o duygudan hemen sıyrılmalıdır.


Hele böyle bir organizasyonun içinde Aydın Doğan’ı boş yere aramamalıdır. Bilakis... Aydın Bey, kendi medyası’ndaki en muhaliflere bile, -şimdiki iktidar dahil- tüm iktidarlara karşı ön yargısız olmalarını telkin eder.

Yâni “iftira’ya yataklık” edecek biri değildir o...

Üzülüyorum.

Çünkü Başbakan’ın çizdiği portre, Aydın Doğan’a hiç benzemiyor.

Bu bir.

***

İkincisi...

Neydi konu?

Deniz Feneri’yle ilgili bir bağış makbuzu’nun Başbakan adına mı, yoksa Başbakanlık adına mı kesildiği.

Tabii ki çok farklı şeyler...

Ama büyük bir reaksiyona lüzum yok. Çünkü hangisi doğruysa zaten belli olur. Gerçeğe nasılsa ulaşılır.

Ne var ki, konudan zaten uzaklaşıldı. Şimdi bu Hilton da nereden çıktı? Bitmiş, kapanmış dosya... Biri imar durumu istemiş, öbürü olmaz demiş, Ne var bunda?

***

Ben konuyu dağıtmayacağım. Madem Deniz Feneri’nden çıktı bu patırdı, yine oraya dönelim.

Deniz Baykal’a teşekkür.

Haber etrafındaki tartışmaları, çıkıp bizim göğüslememiz gerekirken, bu görevi Baykal üstlendi... İyi de anlattı... Yâni bir silahşor gibi değil bilge adam gibi konuştu. Bu da üçüncüsü.

***

Dördüncüsü...

Aramızda sahici bir mağdur varsa, biliniz ki o Aydın Doğan’dır.

Hepimiz dilediğimiz gibi siyaset yapıyoruz ama Aydın Doğan bu hür ve liberal sistemde dilediği gibi ticaret yapamıyor. Nereye gitsin? Yunanistan’a mı?

Yetkimi aşıp, haydi şunu da söyleyeyim: Bilir misiniz ki şu anda Doğan Grubu’na ait şirketler, didik didik incelenmektedir.
Başa dön
Mesajları göster:    Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    Karakutu Forum Ana Sayfası -> Güncel Olaylar-insanlar Tüm saatler GMT +2 Saat
Sayfa 1, 2, 3, 4  Sonraki
1. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız

 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke