Bu başlık kırık-dökük, iddiasız, zamansız, mekansız sözlerden oluşacak.
Zamanla anladım ki, yaşamım da böyle kırık-dökük bir "bütün". Hatalarım da, doğrularım da, -yaşamım da- nihayetinde sözlerim gibi parça-bölük bir birikim sadece.
Başlığı ben açtım ama başlık herkesin. Sızan, dökülen, akan, savrulan sözlere açık. Bir karalama defteri ya da yazılara yataklık eden eski bir duvar gibi.
her şey iz bırakır yaşamda. Yaşanmış hiç bir şey yok olmaz, başka boyutta varlığını sürdürür. Bu kıpır kıpır umut çocukluğumdan kalma, bu yürek çırpıntısı ilkgençlik yıllarımdan, bu kanayan yara giden sevgiliden. Bu sabır, hep gülen bir ihtiyarın armağanı. Bu öfke bitmemiş bir kavgadan, bu toz eylül fırtınalarından kalma.
Ölmez hiçbir şey. Her şey değişir, dönüşür birbirine. Hayaller ölmez, hayalkırıklığına dönüşür. Korkular idealler olur ya da erdemler. Küçük suçlar büyük yalanlar olur sonunda -kendimizi bile inandırdığımız, doğru diye adlandırdığımız. Sevgi nefrete döner, korkuya, güvensizliğe ya da şehveti sevgi kılığına sokarız. Bencillik mantığın elbiselerini giyer. Acılardan bal eyleriz de ama. Tutsaklığımız bizi başkalarının kurtarıcısı yapar. Yaralarımız hekim yapar bizi, kusurlarımız öğretmen. Karanlığı görürüz, ışık saçmaya başlarız, susku çığlığa dönüşür... Oyun çamuru eksilmez, küçülmez, ellerimizde şekil değiştirir.
Şarap da, pekmez de, sirke de olur üzüm. Her şey niyettedir. Silahı da, ekmeği de yapan aynı eller... Neyi seçtiğimiz önemlidir çünkü herkes, sonunda seçimini yaşar.
Her şey önemlidir; yağmurun yağması, bir çocuğun ağlaması, uzaklarda yanan bir ateş, önemlidir/
söylenmedik bir doğru, söylenmiş bir yalan... -ki söyleyemediklerimiz, diyeceklerimizdir aslında ve inanılır olanı söylemek gerçeği söylemekten kolaydır her zaman.
Her söz dünyaya söylenmiştir, ağırlığınca önemlidir. Bazen bundan da öte. Söz eylemdir ve her eylem gibi dünyayı (az/çok, görünür/görünmez) değiştirir. Üstelik susmak güç.tür.
Yürek çoğu zaman akıldan daha doğru düşünür. Akıl daha toplumsal bir nesne olduğu, daha dünyevi olduğu ve temas yoluyla kirlenmeye, etkilenmeye daha yatkın olduğu için yanılma payı daha yüksektir. Oysa yürek, "ben"i daha iyi tanır, onun isteklerini daha iyi bilir, herkesten daha iyi tanır ve sever, kendimiz ve başkaları hakkında daha sağlam, daha gerçekçi bir öngörüye sahiptir ve daha az yanılır bu yüzden. Bu nedenle önemli kararlarda, dönüm noktalarında yüreğin sesine kulak vermeli..
Kırık dökük yüzler vardır. Tanımazsınız, bazen "merhaba" bile diyemeyeceğiniz kadar
uzak ve yabancıdırlar, hatta bazen, sadece çocukken izlediğiniz bir film karesinde
kalmıştır yüzleri. Annemle bir film izlemiştim. Çok küçük olmama rağmen, neredeyse soluk bile almadan izlemesi benim de dikkat süremi uzatmıştı sanırım, zira sonuna kadar ona eşlik ettiğimi hatırlıyorum. Annem filmdeki kadın oyuncuya çok hayrandı ve izlerken sürekli ona dair şeyler anlatıyordu (belki de ben durmadan soru soruyordum), hep çok hüzünlü şeyler. Hatta öldüğünde ağladığından bahsetti.
İşte bundan, Natalie Wood, hafızamda kırık/dökük
yer eden bir yüz.
En son tu_ce tarafından Cum Nis 25, 2008 3:36 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
...
Her şehrin rüzgarı aynı esiyor, şehirleri değil rüzgarları sahiplenmeli..
Teşekkür ederim kukulkan : )
Blowin' In The Wind
Bir adamın katetmesi gereken ne kadar yol var
Ona erkek demeniz için
Evet, ve kaç deniz aşmalı beyaz bir güvercin
Kumlarda uyumadan önce
Evet, ve top gülleleri kaç kez atılmalı
Sonsuza dek yasaklanmalarından önce
Cevap, dostum, rüzgarla esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Bir adam kaç kez yukarı bakmalı
Gökyüzünü görebilmesi için
Evet, ve bir adamın kaç kulağı olmalı
İnsanların ağladığını duyabilmesi için
Evet, ve kaç ölüm olmalı onun bilmesi için
Ne kadar çok insanın öldüğünü?
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
Kaç yıl geçmeli bir dağın varolabilmesi için
Suyla yıkılmaması için
Evet ve kaç yıl geçmeli bazı insanların yaşayabilmesi için
Özgür olmaları için izin verilmeden önce
Evet ve bir adam kaç kere çevirebilir başını
Sadece görmemek için
Cevap, dostum, rüzgarda esiyor
Cevap rüzgarda uçuyor
KIR>>DÖK!
Her iki kelimenin emir kipi dışa dönük olsa da...
Bir başkasına ait olanı kırsak döksek de, tortusu bizde kalır hep.
Bu yüzden kırık/dökük olan herşey içe dönüktür.
Kır-ılınca dök-üldükleri/mizin toplamı bağ/ışıklık sistemimiz...
Bağırıp çağırmalarımız, gitmelerimiz, terk edişlerimiz, geri gelişlerimiz, susmalarımız sin/ir sistemimiz...
Susmalarımız en çok sin/dirim sistemimiz...
Kelime boşalt/ım sistemi ürünü sesimiz...
Rüzgâr hem dolaş/ım hem solu/num hem düş/ün/üm.
Gözler kara bulut evi. Bu hayatın canımıza kastı var... Silahlar oyunun başından beri çekili.
Benimki gönüllü bir tutsaklık -ve belki, ancak tutsak olursa savaşır insan. Belki de, savaşmayan insan tutsaktır. Aslolan kavgadır; kazanmak ya da yitirmek değil.Kavgasını yitiren, her şeyini yitirir.
Alışmak teslim olmaktır, bu yüzden
KIR>>DÖK!
Her iki kelimenin emir kipi dışa dönük olsa da...
Bir başkasına ait olanı kırsak döksek de, tortusu bizde kalır hep.
Bu yüzden kırık/dökük olan herşey içe dönüktür.
Yaşamı parçalayarak/parçalanarak yaşıyoruz.
Rilke: "Paramparça olmuş hayatın hikayesi ancak ufak tefek parçalar halinde anlatılabilir"
Yüzüme kapanan kapı
Kapı, insan ile dışarısı arasında geçirgen bir sınır çizgisidir. Kapının “açılabilirliği –kapandığı zaman iç ve dışı ayırsa da- iç ve dış arasındaki ayrılığı ortadan kaldırır.
Kapalı bir kapı, ya da bir kapının kapanması, işte bu yüzden, “açılabilirliği” yüzünden, daha güçlü bir yadsı(n)ma duygusu verir.
O bana kapılarını kapattığında durumumun ne kadar trajik olduğunu bilirim çünkü bana kapanan kapı “açılabilirliği” olan ama açılmayan bir kapıdır. Tam da bu yüzden korkunçtur kapıların yüzüme kapanması.
Kırılarak
Dökülerek
Parçalanarak
Ayrılarak
Ama
Bükülmeden
Kıvırmadan
Eğilmeden
Eğrilmeden
Ve
Düşerek
Kalkarak
Sadece
Neşeyle
Keyifle
Hep
Üstü kalsın
Diyerek
Kapamadan
Kapanmadan
Aşk
İle
Yüreklice
Seve seve
Güle oynaya
Kıpır kıpır
Canlı manlı
İlle de
Coşkuyla
Selam ile
Saygıyla
Varolarak
Var kılarak
Olmak
Kırık
Dökük
İlla ki
Dört dörtlük...
Hep yazmaya niyetlendim, meğer şimdiye ve üste yazılanlara beklemeymiş benimkisi!
Dost demediklerimize hiç kırılmadık, kıramadılar bizi. Öyle sert bir kabuk inşa etmişiz ki dokunamadılar canımıza. Canım deyip kapıları açtıklarımız acıttı hep canımızı. Hep onlara açtık içimizi. Kıyamadık gene de ama kırıldık bir kere. Dökülen kırıklarımızdan duvarlar yaptık yeni. Aşılması daha zor, daha sert, daha yeni... Sertleştikçe arttı kırılganlığımız, sertleştikçe acıdı canımız. Yaralanan hücreler hiç iyileşmez aslında, yeni hücreler oluşturulur onların yerine. Ölenler gömülür. Toprak her türünü kabul eder ölünün. Her kırığın döküldüğü, her döküntünün dönüştüğü, her dönüşümün aynı kapıya kulluğa vardığı yerde kırık dökük kalan gömülerimizi mezarlara doldurduk. Mezar taşına isimler yazdık, soyadları ve doğum tarihleri...Doğum günlerini unutmadık. Her bayram ziyaret ettik bölüştüklerimizi, kırıntılarımızı, anılarımızı... Her ziyaretimiz bayram mı oldu yoksa bize? Kırıldık, kırdık, döktük, döküldük ama hiç unutmadık; yaralar hiç iyileşmez çünkü. Çünkü hiçbir şey eskisi gibi aynı olamaz. Yenilendik, değiştik, değiştirdik belki ama hiç yok saymadık yaralarımızı. "Canım" demekten vazgeçmedik.
Canım, cancağızım...
Canım, cancağızım...
Canım...
Ey can, senden başkasına can vermedik...
Ey can, senden başkasında can vermedik...
Kirli bir yaşam benimki. Kimin değil ki? Kimin “temiz” bir yaşamı olabilir ki?
Gerçeği ve kaçınılmazlığını bir lanet ya da bir erdem olarak görmem, gerçekliğin kaçınılmazlığını ve kaçınılmaz gerçeği değiştirir mi?
İnsan çamura üflenmiş tanrısal nefestir. Ne nefesi, ne çamuru sıyırabiliriz içimizden. Salt nefes ve salt çamurdan oluşan, insan değildir. Ne nefesle, ne çamurla kendimizi yüceltemeyiz, ikisi de bizim değildir. Ama bu hamur, her yöne açık iradenin çekirdeği özümüzdür, özgürlüğümüzün ve sorumluluğumuzun da tek kaynağıdır.
Ne kirlerimle gurur duyuyorum ne de onlardan dolayı utanıyorum. Tüm kirlerimden arınıp tanrısallığa erişme düşüm yok, insan oluşumu da yalnızca “kir”e dayandırmıyorum.
Kirlerim simbiyoz bir yaşamı paylaştığım ruhumdaki mikroplarım benim. Onların yokluğu da çokluğu da –beden için nasılsa öyle- ruh için tehlikelidir. Simbiyotik ilişki kırılırsa hastalık başlar.
Yaşamsal ve öncesiz bir ilişki bu. İlk insanla birlikte başladı bu simbiyotik ilişki. Tanrı’nın kendini yinelemesi tanrısal yaratıya yakışmazdı. Bir Tanrı ancak kendinden zayıf ve kirli bir varlık yaratırsa Tanrı’dır.
İnsan için “olan”ı yorumlamak ancak bir teselli ya da ilenidir, o kadar. Çünkü insan “oluş”ta etken değildir. Bir nesnenin kendi (yaratmadığı) doğasını övmesi veya yermesi neye yarar?
"büyüdüğümde düşlediğim ülke bu değildi. " (tian)
Kırıldı, çoğaldı, bölündü, mitoz değil arka arkaya mayozlar geçirdi içinde.
şimdi yarım yamalak çekirdekleriyle, anlamsız davranışlar sergilemekte... Hücrenin dengesizliği kanser.
O bölündü ben bölündüm.
hiç çoğalamadım...
Kayıt: Mar 23, 2008 Mesajlar: 68 Nereden: Bilinmezden...
Tarih: Prş May 01, 2008 4:16 pm Mesaj konusu:
Göksel Baktagir var fonda...
Kırıyor, döküyor umursamadan beni...Kabuk bağlayan yaralarımı -bir karınca misali-yiyiyor da yiyiyor.
Ağı karası birbirine karışmış bir çatı altında, aynı yastığa baş koyulmadığı şu günlerde ve de annemin de dediği gibi küstüm yastıklarında; ben kendi yastığıma sarılmış yanımdaki boşluk sanki içi çıkartılıp geri yapıştırılmış bir ceviz misali; kandırıkçı, yalancı, sahtekar... bir boşalıp bir dolan umut teknesi, ipleri elimden kayıp gitmiş bir çıkrığın inen fakat çıkamayan ibriği...
Göksel Baktagir var fonda."Cananım" çalmakta.Tam da 2.32.saniyesinde.Öyle bir yay çekiş; kemandan değil ciğerimden mübarek...
Kırıyor, döküyor, acıtıyor...
O değil kıran döken; kırılıp döküldüğümde o açılıyor belki müzik arşivlerinden...
Can yok,canan da yerinde yok gayrı...Şimdi ben nere gidem?
söyleyin bana:
geceleri gökkuşağına boyamak mıdır suçum?
herkes bağırırken şiirler okumak mı,
susmak mı sözün bittiği yerde, kusmak mı sindirebildiklerinizi?
apansız uykum kaçıyor kaç gece, bu da mı aleyhime kanıt?
sondan saymaya başladım adları-böyle hoşuma gidiyor
beğenmeseler de seviyorum ellerimi,
hep olmayacak düşler görüyorum, yenileceğim kavgalara giriyorum durmadan.
İtiraf ediyorum…
Silin adımı listenizden, yokum; aslında bir oyun olan kavgalarınızda ve aslı bir kavga olan oyunlarınızda. Kirli sevinçlerinize ortak etmeyin beni. Gözyaşlarınızı da paylaşmıyorum. Yalan övgülerinize ihtiyacım yok.
Gıyabımda kesinleşmiş hükümler verin.
Bir sürgün nereye sürülebilir? Gölgeler kelepçeye vurulur mu?
Çekilin,
yürümediğiniz yolları(mı) kirletmeyin.
Akılcılık, yüzyıllarca dünyaya hükmetti, halen de ediyor. Aklın her sorunu çözeceği, akıl ile mükemmel bir dünya kurulacağı öngörüsü boş çıktı. Akılcılık, evrimi içinde artık akıl-dışı bir aşamaya ge(tiri)lmiş durumda:
Sağlıkta ve psikiyatrideki gelişmeler, beden ve ruh için yeni hastalıkların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.
Besin işleme ve saklama teknolojisindeki ilerleme besinlerin besleyici değerlerinin düşmesi ve kanserojen olmasıyla sonuçlandı.
İletişim çağı insanların yüz yüze iletişimini en aza indirdi, isimlerimizin yerini şifre, parola ve kimlik numaraları aldı.
Turizmle birlikte egzotik, otantik, yerel öldü.
Nükleer silahların caydırıcılığı nükleer savaşı önledi, sonuç konvansiyonel ve bölgesel savaşlarda muazzam bir artış.
Sanal ekonomi, borsalar, ekonomik kırılganlığı ve yapay krizleri artırdı.
Mass media ile düşün ve sanat geriledi, ortaya devasa bir görsel-işitsel-sözel çöplük çıktı.
…
Ünlü fotoğrafı hepimiz biliyoruz. Tankın önünde duran, tankın devasa gövdesiyle karşıtlık oluşturan zayıf eylemci kararlılığıyla tankı durdurur. Bu, özgürlük isteminin, iradenin, cesaretin, kararlılığın, inancın resmidir.
Fotoğrafın negatifinde ise tankın içindeki asker vardır. Onu görmeyiz. Eylemcinin eylemi yoruma yer vermeyecek kadar açıktır, askerinki ise muammadır, ancak tahmin edilebilir. Fotoğrafın negatifindeki kahraman odur. Yapacağı seçimden ötürü ancak vicdanen sorumludur. Tankı eylemcinin üstüne sürüp ezebilir. Ama yapmaz, yapamaz. Tank, büyük mekanik gücüyle, yok etmek için var oluşuyla askeri kuşatmıştır. Asker bu güce direnir, dev canavarı zapteder ve tarihi bir seçim yapar: Tiananmenian görüntüsünü ve kahramanını yaratır. Tersi durumda sıradan bir vahşet ve cinayet görüntüsü olabilecek o anı ölümsüz bir sembole dönüştürür. Tankın içindeki asker trajik bir karakterdir.
Kuru dal cehennemi kabus gece
Kara sineklerin çirkin
Uğultusunda
Ve
Sen
Yeni açılmış mezar gibisin
Beni kabul eder misin
Ruhuma jilet atmışım kötü bir günümde
Cüzzamlı bir çürüme hayat
Dediğin
Ve
Sen
Gemilerin enkazı gibisin
Çöplüğüme gelir misin
Kurşun yağar silikonlu sevdalar üstüne
Konar göçer yangın yeri
Çağımız
Ve
Sen
Tüm evreni kucaklıyor gibisin
Beni tekmeler misin
Yine de rahat uyu sen bebeğim
Masallar var güllere ve meleklere dair
Bütün hain kurtları ben oyalarım
Lüzumsuz tüm sorulara cevap verebilirim
Kargaları ürkütmem
Hiç
Ve
Sen
Buzdan kale gibisin
Beni eritir misin